Buradan bakınca içerideki tartışmanın sadece görünen bir gerçekten ibaret olmadığı anlaşılıyor. Bölgesel rolümüz ve konumumuz değişecek gibi. CHP ise bunun karşılığında Misak-ı Millî’de kalma taraftarı gibi duruyor. Bunlar gelecek günlerde detaylarına daha vakıf olabileceğimiz konular. Ama şu an için önümüzde böyle bir gerçek var. Tabii burada dış politikada etkili İsrail’in İran saldırısı ve Gazze’de ve bölgede kendine düşman istememe stratejisi de öne çıkıyor. Bölgesel gerçekler de Türkiye’yi Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında farklı bir gerçekliğe zorluyor.
İçerideki ikinci en önemli konu maddesi de Kürtlerle barış, bunun yasalarını da bölgesel zorluklar belirliyor. Türkler bir sabah uyanıp Kürtlere de çok kötü davranıldı diye bir uyanış yaşamadı elbette. Birinci aşamada Kürt mücadelesinin etkili bir şekilde sürekli devam etmesi yer alıyor. İkinci aşamada Türkiye artık kalıbına sığmıyor. Kalıbına sığmamak biraz şöyle; iktidar toplumsal refleksleri görmezden gelerek daha fazla kendine manevra alanı açamıyor. Burada bir tıkanmışlık söz konusu. Barış kıymetli bir mevzu olmakla birlikte, halk arasında tamamen eşitlikçi bir düzleme çekilmesi uzun yılları bulabilir. Bu daha çok siyasal Kürtlerin devletle senkronize hareket etme isteğinin bir meyvesi gibi.
Tom Barrack’ın ısrarlı açıklamaları, bazen iktidar kanadından yapılan açıklamalar, yeni Osmanlı özlemi gibi güncel konular bizim de Türkiye kaderimiz üzerinde yeni bir gerçekliğe hazırlandığımızın bariz işaretleri. Elbette siyasetçiler devlet adına ve mutlakiyetçi bir bakış açısıyla konuşuyorlar. Bunlar daha çok toplumun farklı katmanlarında tartışılmaya açılmalı. Entelektüelinden esnafına herkesin söz alabileceği bir çizgi söz konusu olmalı. Eğer ki söz konusu ülkenin kaderiyse.
Yüzyıllık cumhuriyet geleneğimizin bazı gerçekleri kaldırmadığı ve taşımadığı artık açık. Ama bunun yolu cumhuriyetin mirasını reddetmek değil, ona sahip çıkarak üzerine yeni gerçeklikler eklemek. Benim gördüğüm gerçekler, kabaca böyle. Bizim için de üzerine tartışmaya ve düşünmeye değer konular. Siyasetçiler hep bir jakoben tavır benimser ama sonunda halkın bakışı mevzuya yön verir. O yüzden bu konuların ısrarla gündemde tutulması gerekiyor diye düşünüyorum.
..............................................
Kitaplardan söz edeceksek; Umur Talu’nun Edepli Edepsiz Beyoğlu anlatısını okudum. İstiklal’den Karaköy’e Beyoğlu’nu sokak sokak gezen anlatıda, Beyoğlu ilginiz varsa çok da uzak olmayan anlatılar söz konusu. Okuması son derece keyifli olan bu kitabı tavsiye ederim.
İkinci kitap Osman Çakmakçı’dan. Günümüz şiirinin tartışmalı eleştirmeni Çakmakçı, Bozkırdan İşaretler: Bir Kurama Doğru anlatısında ağırlıklı olarak 80 kuşağını ve 2000’ler şiirini ele alıyor. Çakmakçı’nın birçok temel bakış açısına katılmak mümkün. En dikkat çeken ayrımlarının başında organik şiir ve sentetik şiir ayrımı geliyor. Yapılan şiire sentetik şiir derken, içsel olan şiire organik şiir diyor. Divan şiirine sentetik şiir derken halk şiirine organik şiir diyor. Listeyi biraz daha uzatıyor.
80 şiirine hep yapılan o eleştiri, çağın şartları ve Türkiye gerçeğinde 70’lerin mirasından uzak, sadece benlikleri etrafında bir şiir ördükleri gerçeğine dair anlatıları var. Aslında 2000 sonrası yazılan şiirde de 80 etkisi çok bariz. Kendi adıma epik dilim biraz daha 70’lerin toplumcu şiirini çağrıştırsa da güncel şiirin havzasının parçalanan özne üzerinden ilerlediği gerçeği de aramızda dolanıyor. Peki ne yapmalı da şiir biraz daha halkın gerçeği olmalı? Bunun üzerine elbette farklı bakış açılarıyla düşünüyorum. Ama kaygım estetik havzayı kaybetmeden yeni bir dil inşa edebilmek. Umarım üçüncü kitabım bu gerçekliğe doğar.
........................................
Filmler arasında; benim son izlediklerimde en sevdiğim İfşa Günü oldu. Ütopik ve aksiyon dolu. Şu an vizyonda, bakabilirsiniz. Bunun dışında Robin Hood’un Ölümü var. Robin Hood bir efsane, ona bakış da önemli elbette. Saplantı da fena film değil; aslında film bile değil ama tartışmaya açtığı konu güzel.
Ben yazarken biraz yoruldum da burada bitireyim. İçten gelen başka zamanlarda görüşmek dileğiyle.
Kitap boyunca bireysel duygulanımlar ile toplumsal meseleler iç içe ilerliyor. “Hayat Filmi: Gönül Hicran’la Doldu” duygusal bir katman oluştururken, “Bir Düşüşün Anatomisi ile Kadın Olmanın Yargılanması” sinemadaki kadın temsillerini ele alıyor. “Ingeborg Bachmann Üzerine Düşünüş” edebiyat ile sinema arasındaki düşünsel ilişkiyi derinleştirirken, “Tereddüt Çizgisi ya da Umudu Yitirmek” modern insanın kararsızlığına odaklanıyor. “Türkiye Kadar Büyüme Hikâyesi: Yurt” kimlik ve aidiyet tartışmasını gündeme getirirken, “Hiçbir Şey Yerinde Değil ya da Şu Bizim Karanlığımız” bireyin iç dünyasına yönelen karanlık bir atmosfer kuruyor.



Melankoli, İsyan ve Modern Ruhun Yorgunluğu
Zeynep Karaca’nın şiirleri; bireyin toplumla, teknolojiyle, doğayla ve kendi ruhuyla olan mücadelesini çok katmanlı bir şekilde işler. Şiirlerindeki karamsarlık; emek sömürüsünün yarattığı öfkeyi, doğaya karşı duyarsızlığın hüznünü, dijitalleşmenin getirdiği yalnızlığı ve aşkın kırılganlığını içerir.