25 Haziran 2026 Perşembe

Türkiye’nin kaderi ve biz

Türkiye’nin kaderi ya da kaderimiz Türkiye olanlar için bir hayli kritik günlerden geçiyoruz. Görünen kavgada CHP’ye mutlak butlan atanması söz konusu ve buradan başlayan tartışmada CHP yol ayrımında. Özgür Özel’in yönetiminde yeni parti iddiaları gündemde, çünkü Kemal Kılıçdaroğlu koltuğunu bırakmaya hevesli değil. Bunlar bize gösterilen gerçekler. Ama arka planda Türkiye, ABD güdümünde yeni bir bölgesel role hazırlanıyor. Bu rolün içinde Türkler, Kürtler ve Araplar var. Bir federasyon devletler bütünü mü söz konusu olacak ya da merkez noktası Türkiye olan bir devletler bütünü mü, şu an detaylara vakıf değiliz. Ama görünen o ki; Türkiye, Irak ve Suriye önümüzdeki günlerde daha çok yakınlaşacak ve ortak mutabakat alanları olacak.
Buradan bakınca içerideki tartışmanın sadece görünen bir gerçekten ibaret olmadığı anlaşılıyor. Bölgesel rolümüz ve konumumuz değişecek gibi. CHP ise bunun karşılığında Misak-ı Millî’de kalma taraftarı gibi duruyor. Bunlar gelecek günlerde detaylarına daha vakıf olabileceğimiz konular. Ama şu an için önümüzde böyle bir gerçek var. Tabii burada dış politikada etkili İsrail’in İran saldırısı ve Gazze’de ve bölgede kendine düşman istememe stratejisi de öne çıkıyor. Bölgesel gerçekler de Türkiye’yi Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında farklı bir gerçekliğe zorluyor.
İçerideki ikinci en önemli konu maddesi de Kürtlerle barış, bunun yasalarını da bölgesel zorluklar belirliyor. Türkler bir sabah uyanıp Kürtlere de çok kötü davranıldı diye bir uyanış yaşamadı elbette. Birinci aşamada Kürt mücadelesinin etkili bir şekilde sürekli devam etmesi yer alıyor. İkinci aşamada Türkiye artık kalıbına sığmıyor. Kalıbına sığmamak biraz şöyle; iktidar toplumsal refleksleri görmezden gelerek daha fazla kendine manevra alanı açamıyor. Burada bir tıkanmışlık söz konusu. Barış kıymetli bir mevzu olmakla birlikte, halk arasında tamamen eşitlikçi bir düzleme çekilmesi uzun yılları bulabilir. Bu daha çok siyasal Kürtlerin devletle senkronize hareket etme isteğinin bir meyvesi gibi.
Tom Barrack’ın ısrarlı açıklamaları, bazen iktidar kanadından yapılan açıklamalar, yeni Osmanlı özlemi gibi güncel konular bizim de Türkiye kaderimiz üzerinde yeni bir gerçekliğe hazırlandığımızın bariz işaretleri. Elbette siyasetçiler devlet adına ve mutlakiyetçi bir bakış açısıyla konuşuyorlar. Bunlar daha çok toplumun farklı katmanlarında tartışılmaya açılmalı. Entelektüelinden esnafına herkesin söz alabileceği bir çizgi söz konusu olmalı. Eğer ki söz konusu ülkenin kaderiyse.
Yüzyıllık cumhuriyet geleneğimizin bazı gerçekleri kaldırmadığı ve taşımadığı artık açık. Ama bunun yolu cumhuriyetin mirasını reddetmek değil, ona sahip çıkarak üzerine yeni gerçeklikler eklemek. Benim gördüğüm gerçekler, kabaca böyle. Bizim için de üzerine tartışmaya ve düşünmeye değer konular. Siyasetçiler hep bir jakoben tavır benimser ama sonunda halkın bakışı mevzuya yön verir. O yüzden bu konuların ısrarla gündemde tutulması gerekiyor diye düşünüyorum.

..............................................

Kitaplardan söz edeceksek; Umur Talu’nun Edepli Edepsiz Beyoğlu anlatısını okudum. İstiklal’den Karaköy’e Beyoğlu’nu sokak sokak gezen anlatıda, Beyoğlu ilginiz varsa çok da uzak olmayan anlatılar söz konusu. Okuması son derece keyifli olan bu kitabı tavsiye ederim.
İkinci kitap Osman Çakmakçı’dan. Günümüz şiirinin tartışmalı eleştirmeni Çakmakçı, Bozkırdan İşaretler: Bir Kurama Doğru anlatısında ağırlıklı olarak 80 kuşağını ve 2000’ler şiirini ele alıyor. Çakmakçı’nın birçok temel bakış açısına katılmak mümkün. En dikkat çeken ayrımlarının başında organik şiir ve sentetik şiir ayrımı geliyor. Yapılan şiire sentetik şiir derken, içsel olan şiire organik şiir diyor. Divan şiirine sentetik şiir derken halk şiirine organik şiir diyor. Listeyi biraz daha uzatıyor.
80 şiirine hep yapılan o eleştiri, çağın şartları ve Türkiye gerçeğinde 70’lerin mirasından uzak, sadece benlikleri etrafında bir şiir ördükleri gerçeğine dair anlatıları var. Aslında 2000 sonrası yazılan şiirde de 80 etkisi çok bariz. Kendi adıma epik dilim biraz daha 70’lerin toplumcu şiirini çağrıştırsa da güncel şiirin havzasının parçalanan özne üzerinden ilerlediği gerçeği de aramızda dolanıyor. Peki ne yapmalı da şiir biraz daha halkın gerçeği olmalı? Bunun üzerine elbette farklı bakış açılarıyla düşünüyorum. Ama kaygım estetik havzayı kaybetmeden yeni bir dil inşa edebilmek. Umarım üçüncü kitabım bu gerçekliğe doğar.

........................................

Filmler arasında; benim son izlediklerimde en sevdiğim İfşa Günü oldu. Ütopik ve aksiyon dolu. Şu an vizyonda, bakabilirsiniz. Bunun dışında Robin Hood’un Ölümü var. Robin Hood bir efsane, ona bakış da önemli elbette. Saplantı da fena film değil; aslında film bile değil ama tartışmaya açtığı konu güzel.
Ben yazarken biraz yoruldum da burada bitireyim. İçten gelen başka zamanlarda görüşmek dileğiyle.
 
 
 

8 Mayıs 2026 Cuma

YENİ KİTABIM VİZÖRE TUTULMAK ÇIKTI

 Zeynep Karaca’nın Sinematografik Bakışı “Vizöre Tutulmak”

Fabrik Kitap Etiketiyle Yayımlandı

Şair Zeynep Karaca’nın yıllara yayılan sinema yazıları, denemeleri ve söyleşilerinden oluşan “Vizöre Tutulmak”, Fabrik Kitap etiketiyle okurla buluştu. Eser, bireysel hikâyelerden toplumsal meselelere uzanan kapsamlı içeriğiyle edebiyat ile sinema arasında güçlü bir düşünce hattı kuruyor.

Türk şiirinin güçlü isimlerinden Şair Zeynep Karaca’nın sinematografik bakışını ve uzun yıllara yayılan düşünsel üretimini bir araya getiren “Vizöre Tutulmak”, Fabrik Kitap etiketiyle yayımlandı. Şiirdeki etkili dili ve eleştirel yaklaşımıyla tanınan Karaca, bu eserinde sinemayı yalnızca bir anlatı biçimi olarak değil, hayata bakmanın, toplumsal meseleleri yorumlamanın ve bireysel deneyimi çözümlemenin bir aracı olarak ele alıyor. Birçok dergi, gazete ve çevrim içi mecrada yayımlanan metinlerin bir araya geldiği kitap, yazarın sinema düşüncesini bütünlüklü bir yapı içinde sunuyor.

Karaca’nın kaleminde sinema, yalnızca izlenen bir alan değil; aynı zamanda hayatın karmaşasını anlamaya yarayan bir düşünme biçimi olarak öne çıkıyor. “Vizöre Tutulmak”, gündelik hayatın sade ayrıntılarından yola çıkarak bireysel hikâyeleri, toplumsal tartışmaları ve kültürel çözümlemeleri bir araya getiriyor. “Bir Misafirliğe Giden Elmalar” başlığıyla başlayan bu düşünce yolculuğu, kısa sürede toplumsal cinsiyet tartışmalarına uzanıyor. “İnşallah Erkek Olur da Kadın Olma Zorluğunu Yaşamak Zorunda Kalmaz” ifadesiyle kadınlık deneyimi üzerinden kurulan sorgulama, sinemanın bireysel anlatıları toplumsal tartışmalarla buluşturma gücünü ortaya koyuyor.

Kitap boyunca bireysel duygulanımlar ile toplumsal meseleler iç içe ilerliyor. “Hayat Filmi: Gönül Hicran’la Doldu” duygusal bir katman oluştururken, “Bir Düşüşün Anatomisi ile Kadın Olmanın Yargılanması” sinemadaki kadın temsillerini ele alıyor. “Ingeborg Bachmann Üzerine Düşünüş” edebiyat ile sinema arasındaki düşünsel ilişkiyi derinleştirirken, “Tereddüt Çizgisi ya da Umudu Yitirmek” modern insanın kararsızlığına odaklanıyor. “Türkiye Kadar Büyüme Hikâyesi: Yurt” kimlik ve aidiyet tartışmasını gündeme getirirken, “Hiçbir Şey Yerinde Değil ya da Şu Bizim Karanlığımız” bireyin iç dünyasına yönelen karanlık bir atmosfer kuruyor.

Eserde bireysel anlatılar, toplumsal hafızaya açılan bir çizgi izliyor. “Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri ya da Savruk Öfkemiz” toplumsal kırılmaları hatırlatırken, “Yuva’mızda Neler Var?” içe dönüşü simgeliyor. “Aranan Cennet Burada Da Yok” arayışın sürekliliğini vurgularken, “Bir Özgürlüğe Kaçış Hikâyesi” sinemanın kaçış imkânı sunan yönünü öne çıkarıyor. “Bisiklet Hırsızları: Hırsızlık Tercih Mi, Zorunluluk Mu?” etik bir soruyu gündeme getirirken, “Savaşların Utancı’na Dair” insanlığın ortak travmalarına odaklanıyor. Bu metinler, sinemanın toplumsal gerçekliği anlamaya yönelik güçlü bir düşünce aracı olduğunu ortaya koyuyor.

Karaca’nın metinlerinde modern dünyanın eleştirisi de geniş bir yer buluyor. “Modern Dünyanın İşleyişi Üzerine Kurulmuş Birçok Cümle” çağın hızını analiz ederken, “Türkiye’li Olmanın Siyaseti: Nasipse Adayız” politik bir tartışma zemini oluşturuyor. “Vicdan ve Sistem: İki Şafak Arasında” birey ile düzen arasındaki gerilimi incelerken, “Dışarıda Yağmur Var, İçeride Kurak Günler” modern insanın ruhsal boşluğunu ifade ediyor. “Sıradan Yaşam Out, İlgi Manyaklığı In” başlığı ise çağın görünürlük arzusuna eleştirel bir yaklaşım getiriyor.

Kitap, sinema tarihine ve kültürel belleğe de geniş bir alan açıyor. “Varda’nın Gözünden Varoluşa Dair Anlar” sinema tarihine şiirsel bir bakış sunarken, “İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek ya da Türkiye Kadar Çiçek” şehir, bellek ve kimlik ilişkisini ele alıyor. “Hanım: Hepimiz, Aynı Yalnızız!” ortak yalnızlık duygusunu görünür kılarken, “İçimizi Isıtan Bir Mücadele: Laskar Pelangi” umut temasını öne çıkarıyor. Bu metinler, sinemanın yalnızca estetik bir alan değil, aynı zamanda kültürel hafızayı taşıyan bir anlatım biçimi olduğunu vurguluyor.

Eserin dikkat çeken bölümlerinden biri de sinema dünyasının önemli isimleriyle gerçekleştirilen söyleşilerden oluşuyor. Derviş Zaim’den Senem Tüzen’e, Ali Taşçıyan’dan Belkıs Bayrak’a ve Emine Yıldırım’a uzanan röportajlar, sinemanın üretim süreçlerine dair kapsamlı bir perspektif sunuyor. Bu söyleşiler, sinemanın yalnızca izlenen değil, aynı zamanda düşünsel üretimin bir parçası olan bir alan olduğunu hatırlatıyor. Karaca’nın soruları ve değerlendirmeleri, sinema üzerine yapılan tartışmalara yeni bir bakış açısı kazandırıyor.

Kitabın son bölümünde politik ve varoluşsal temalar öne çıkıyor. “Savaş Üstüne Savaş: Bu Çağda Devrim Rüyası Görmek!” çağın politik gerilimlerini tartışırken, “Senden Geriye Kalan: Filistin İçin Bir Uzun Anlatı” vicdani bir tanıklık sunuyor. “Sırat: Bu Hayatın Sonu Nereye Çıkıyor?” varoluşsal bir sorgulamaya kapı aralarken, “Kuru Otlar Üstüne: Birkaç Düşünüş” kitabın düşünsel çerçevesini tamamlayan bir kapanış niteliği taşıyor.

Fabrik Kitap etiketiyle yayımlanan “Vizöre Tutulmak”, edebiyat ile sinema arasında kurduğu güçlü bağ, şiirsel dili ve kapsamlı içeriğiyle öne çıkıyor. Zeynep Karaca’nın sinemayı bir düşünme biçimi olarak ele aldığı bu çalışma, bireysel hikâyelerden toplumsal meselelere, sinema tarihinden güncel tartışmalara uzanan geniş bir düşünce alanı sunuyor. “Vizöre Tutulmak”, hayatın karmaşasını anlamak için vizöre tutunmayı öneren, kadrajı daraltarak gerçeği daha berrak görmeye çağıran bütünlüklü bir düşünce metni olarak dikkat çekiyor.

ŞEYLER VE ANLATI BOYUTU

ŞEYLER VE ANLATI BOYUTU
 
Dünyadaki varlığımızı anlamlandıran gerçek nedir? Bunun üzerine insanlık tarihi boyunca düşünülmüş, insan mutluluğu için yaşar, aile saadeti için yaşar ya da maddi olarak rahat bir hayata ulaşmak için yaşar gibi öne çıkan varsayımlar var. Ama kişisel noktadan toplumsal noktaya uzanan süreçte; varlık amacımızı anlamlandıran birçok nokta var. İster din kaynaklı olsun, ister ideoloji hepimizin hayal ettiği başka bir dünyada yaşamak. Daha adil, daha eşit ve daha insani oluşa yakın bir dünya bu. Bunu başarabilmiş değiliz elbette yeryüzüne baktığımız zaman. Ulaşılamayan maddi kaynaklar, sosyal hayatın içindeki eşitsizlikler bütün bunları doğası bizi bir gerçekle yüzleştiriyor. İnsani oluşta bir şeyler yanlış gidiyor. Evet devletler ve toplum nezdinde bir şeylerin yanlış gitmesini mevcut dünya sistemi ile açıklamak mümkün. Peki kişisel olandaki yanlışlar da dünyanın bu doğasıyla mı ilgili gerçeği var aklımda. Bana öyle geliyor ki; daha iyi bir dünyada yaşasaydık, daha iyi kişilikler olacaktır. Yani çalışma koşullarından, üretim ilişkilerine kadar, konumlandırılmış haldeyiz. Sürekli bir emek mücadelesi ama bu mücadele de insani bir yaşam süreceğimizin garantisi yok. Aramızda şansı yaver gidenler dışında, uygun yaşam formu, sürünmek. Bütün bunları mevcut dünya sisteminden ayrı düşünemiyoruz elbette. Kadın ve erkek olarak eşit ilişkiler kuramamak, iş ilişkilerinde eşit şartlara ulaşamamak ve toplumda sadece baskın grupların hayatın geleceğine yön verme gerçeği. Bütün bu sıkışmışlığın içinde neyi bulacağız. Sürekli bitmeyen bir yolculuk olarak kendini arayan insanın da tehlikesi, bu oluşun bir parçası. Eğer ki, kendinden çıktığı yolculukta sonu, hayatın doğasına ve toplumun gerçekliğine açılmıyorsa. Bizi anlamlandıran şeyleri, hobiler ve beklentiler olarak çoğu zaman kişisel görme eğilimimiz var. Halbuki gözlerimizin önündeki hayatta, işler hiç bu kadar da kişisel değil. Uyanmamız gerekiyor belki de, bir derin uykudan ve kendimiz masalından. Yeryüzünü düşündüğümüzde hiçbir şeyin iyiye gitmiyor olması gerçeği karşısında sadece bir bitki gibi arzuları peşinde koşan canlılar olarak var olmak bize acı vermeli, keder vermeli ve bizi sarsmalı diye düşünüyorum. Belki de ben bir başkasıyımdır. Düşünelim istedim biraz, varlık amacımız, sonsuz arzular ve dünya gerçekliğimiz üzerine.
...................................

Çağımızın büyük şairi Eliot’ın Şiir Eleştirisi Üzerine Denemeler kitabını okuyanlar vardır. Orada eleştirmenleri incelediği bölümler var. Eğer samimiyse, kişisel izlenimlerini yasalar haline getirmek, bir insanın en büyük çabasıdır notuyla açılıyor. Şiir konuşulduğu zaman son yıllarda sıklıkla duyduğumuz bir gerçek var. Eleştirmen azlığı ya da yapılan eleştirilerin çoğunun metni yüceltmeye dönük olması noktasında. 2020’li yıllar için böyle bir azlık söz konusu gibi ama bir gerçek daha var ki; sosyal medya araçları üzerinden insanlar fikirlerini kolayca ifade ediyor. Bir eseri, beğenip beğenmediğini, önemli bulduğu noktaları falan yazıyor. Bir metinsel çaba olarak eleştiri elbette gerekli. Kendi boyumuzun ölçüsünü görmek için. Ama çok eleştirilmek de bir şeyin ölçüsü değil. Burada iki sorun daha var, birincisi geçmiş yıllara kıyasla daha fazla eserin piyasaya çıkması. İkincisi eserinizin linç unsuru olması. Birincisinde daha fazla eser yayınlandığı için, üzerine düşünülen eserler sınırlı kalabiliyor. Mekan ve imkan açısından. İkincisi sosyal medyayla ilgili. Sizin bir bakışınız linç unsuru olabiliyor. Bu ne kadar sağlıklı bilmiyorum. Ama temelde artık bu dönüşüm çağında; eleştirinin de yerini sosyal medya araçlarına bırakacağını düşünüyorum. Kısa videolar, üzerine yazılmış bir kaç satırlık X paylaşımları gibi. Zaten metinle sürekli iletişim halinde olanlarda çok gözlemlenmese de genel kamu açısından uzun anlatılara tahammül de azaldı.
.......................................

Bahsetmek istediğim film ise Düşüşün Tınısı. Bu sıralar MUBİ’de gösterimde. Güncelde üzerine konuşulan yapımlar arasında Sarı Zarflar ve The Drama da var ama onlar üzerine yazdığım için, tekrar olsun istemiyorum. Düşüşün Tınısı, üç dört kuşak bir arada yaşayan kadınların hikayesi. Kadınlar gözünden nesillerin geçişi. Burayı besleyen arzular ve yaşamlar bulmak film boyunca mümkün. Filim dili biraz sürreal kurgulanmış, o açıdan da imgesel yoğunluğu fazla. Arada da yaşama dair iyi cümleler bulmak mümkün. Merak edenler bakabilir. 

25 Şubat 2026 Çarşamba

ŞEYLER ANLATISINA DAİR


Hakikat diye bir keleme var, hayatımızda epeyce bir yer işgal ediyor. Gerçeklik diye de çeviriyoruz ama tam olarak nedir bu gerçeklik? Hatta felsefi tartışmalarda 2000 sonrası için hakikat sonrası çağ denmeye başlandı. İnsanın hakikatinden yola çıkıp günümüze uzanan süreçte sanırım herkes bu kelimeye farklı bakmış. En temelde şey diyoruz, bir olayın ya da olgunun gerçeklik sınırları. Bu sınırı ne belirliyor peki, neye gerçek ya da neye gerçek dışı diyoruz. Belki uzun bir mevzu. Ya da büyük alanda felsefenin konusu. Bunu düşünürler tartışadursun. Bizim içinse hakikat daha temel bir şey. Daha çok ikili ilişkilerimizde ortaya çıkıyor. X kişinin gerçeği derken, ona dair birçok veriden yararlanıyoruz. Bize anlattığı hikayeler, birlikte yaşadığımız olaylar ya da onun hayalleri. Birinin hakikatini tam anlamıyla kavramak ne kadar mümkün peki. Yanınızda yıllarca yaşayan birini tam manasıyla tanımış oluyor muyuz. Ya da yapıtları aracılığıyla bize yansıyan sanatçıları. Onların tam bir portresine ulaşmamız ne kadar mümkün. Bütün bunlar etrafında elimizde varsayımlar kalıyor. Göreceli bir okumaya tabi tutuyoruz sanatçıyı, bu aslında iyi bir şey. Çünkü yapıtı aracılığıyla anlattıklarının dışında biz onda yeni manalar buluyoruz. Belki de çoğu bizim tahayyülümüz. Belki de o sanatçıda bunların hiçbiri yok. Bizim kendi gerçekliğimiz üzerinden başkasını adlandırma biçimimiz olup biten her şey. Ben genelde metin odaklı okumalara açık biriyim, kişinin metin dışında kalanlarını merak ediyorum elbette ve onların da bize bir şey söylediğine inanıyorum. Ama aslolan sanatçının eseridir. Geçtiğimiz zaman içinde şöyle metafizik bir an yaşadım. Yorulmuştum ve uyumadan önce Tanrı’ya neden diye sordum. Bu soru beni o kadar boğmuş olmalı ki; bir rüya gördüm. Rüyamda gözüme bir çizik atılıyordu. Gözüm adeta görme yetisini kaybediyordu. Bu işlem olup biteni daha iyi görmem için yapılıyormuş. Sadece şöyle diyordum, bu gözümdeki kayıp kalıcı olursa nasıl kitap okuyacağım. Sonra gözüm birden eski haline geri dönüyordu. Ama rüyada operasyon geçirdi. Adeta Luis Bunuel’in Endülüs Köpeği’ndeki sahne gibi. Bu rüyadan çok etkilendim, peki artık daha mı net görüyorum. Burası başka bir zamanın konusu.
.....................................

Ramazan ayı içindeyiz. Ramazan’a dair en güzel yazıları şüphesiz Samanyolunda Ziyafet kitabıyla Sezai Karakoç yazmıştır. Ben her Ramazan ayına girdiğimizde ise, ilk orucuma gidiyorum. Sanırım dokuz yaşımdaydım ve mevsim kıştı. Gecenin bir vakti beni sahur için uyandırırlardı. Babam, ablam ve babaannem olurdu o sofrada. Annemi hatırlamıyorum, yeni ölmüş olmalı. O sahurlar özellikle sobanın yandığı odada olurdu. O sıcaklık bende ilk sevinçti. Belki bu sahnenin samimiyetinden Ramazan’ı hep pozitif hatırlıyorum. Bir sevinçti ve gerçekten kaplıyordu içimizi. Yıllar geçti büyüdük ama hala ilk orucun bana kattığı samimiyet bugün bile Ramazan sevincim arasında. O sofralarda neler olurdu bilmiyorum ama babaannem çok güzel yemekler yapardı. Babaannem Gürcü’dür, bizim evin mutfağı o yüzden biraz da Gürcü mutfağıdır. Onun lezzetli yemekleri, sobanın sıcaklığı, o kış gecelerinin unutulmazları arasındaydı. Tanrı zaten bende hep sıcaktır, belki böyle güzel hatıralardan. Ramazan bitmeden yazarsam tekrar başka anektodlarda eklerim, çocukluğumdan. Bir de Sezai Karakoç’la yapılan iftarlar çok güzeldi, iftara kısa süre kala herkesin yemeği var mı diye tek tek sorardı. Partinin alt katında yaşayan muhtaç bir aile vardı, oraya iftar gitti mi diye sorardı. Orada da yemekler genelde lezzetli olurdu. Çocukça yaşadığım o Ramazan sevincinin eskimez bir duygu olduğunu Sezai Karakoç’la iftar yaparken de hissederdim. Bu belki de Tanrı armağanıdır, bilemem.
..................................

Geçen hafta Sırat filmini izledim. Hala MUBİ’de gösterimde diye biliyorum. Sırat konusu itibariyle çok bir olay barındırmayan bir anlatı. Fas’ta müzik festivaline giden ve beş aydır kendinden haber alınamayan kızını, küçük oğluyla birlikte aramakta olan bir babanın hikayesi. Filme belki başka bir göz okumayla yaklaşmak bize kendini açıyor. Daha çok tasavvufi bir öğreti gibi duran anlatı karşısında, İslam’dan tanıdık olduğunuz öğeleri bulmak mümkün. Meşhur anlatı olan sırat köprüsü metaforuyla yola çıkan hikaye; yolda olmak, arayış, dünya hayatı, sonunda kayıplar ve gerçekler üzerine düşündürüyor. Sizde belki kendi dini bilginiz etrafında bakabilirsiniz. Felsefi olarak bir mesajı varsa da, şey olabilir; dünyanın amacı mutlak yoklukta sonumuzun ne olacağıyla mı ilgilidir. İzleyin ve kendi deneyim ve öğretilerinizden anlamlarını bulun derim. Bu haliyle birçok çağrışıma açık bir yapım.
 
  

4 Ocak 2026 Pazar

ŞEYLER VE BAZI ANLATILAR

 ŞEYLER VE BAZI ANLATILAR
 
Hikaye anlatmaya neden ihtiyaç duyarız. Bunu metinsel bazda düşünmeden önce; insan ilişkilerinde ele alalım mesela. Birbirimizle konuşurken, anlattığımız olaylar belirli hikayeler etrafında döner. Anılarımız ya da ortak yaşantımız bir süre sonra bir hikaye konusudur. Bu bize has bir olay örgüsü değil, insanlık var olduğu günden beri yaşam hikayelerle devam ediyor. Sadece eski yüzyıllarda yazı bu kadar yaygın değilken insanlar birbirlerine hikayeler üzerinden iletişim kurar, bağlanırmış. Halk arasında bu; masal anlatıcılığı olarak da yaygınlaşmış. Doğunun kadim metinlerinden olan Binbir Gece Masalları da sözlü kültürün bir sonucu. Tabi tahmini yüz yıldır yazının bu kadar yaygınlaşması, hayatımızda sözün değerini düşürdü. Biz artık metinler aracılığıyla hikaye anlatıyoruz. Metin devreye girince kurgusal olma payı da var. Çünkü yüzyüze konuşurken biri size bir şey anlattığında doğru ya da yanlışsa buna inanmanız ya da inanmamamız, o an çözülecek bir konudur. Ama metinde anlatılan bir hikayenin gerçekliği hakkında her halde herkesin kafası karışıktık. Üstelik yazar iyi bir üsluba sahipse. Peki kurgusal olmak bu kadar kötü bir şey midir? Neden bir olayın bir doğru bakış açısı olsun. Bir başka biri onu dünyasında başka türlü hayal edemez mi? Burada belki etik olmayan bir işlev var, gerçeklik kaygısı. Hani hayatımızda dürüst ve gerçeğe yakın olmayı daha etik ve insani buluruz ya, belki metin üzerinde gerçekle oynanılması bizim inancımızı zedeleyebilir ama yine de bir yazarın iyi olup olmadığını bana soracak olursanız; anlattığı olay kurgu da olsa, kafanızda sizi soru işaretleri ve şüphelerle baş başa bırakıyorsa, bence iyidir. Hikaye konusunda söylemem gereken bir başka şey de birbirimize hikayeler aracılığıyla bağlı olduğumuz gerçeği. Iki duygudan ya da fark etmez iki insani ilişkiden bahsedeceğimiz zaman hemen hikayelere bakarız. Bir iz, bir birliktelik bir geçmiş, bir bağ ararız. Çünkü bu bağlanmanın yaşamsal formudur. Ayrıca hikaye sadece edebiyatta değil, sinemada da çok yaygın kullanılan bir anlatı biçimi. Belki şiir, resim gibi sanatlarda oranı biraz daha düşük. Neyse yaşamaya, hikaye biriktirmeye hikayelerden dünya inşa etmeye devam çünkü ancak böyle insan olduğumuzu anlarız.

......................................

Birkaç gündür Sartre’ın Baudelaire anlatısına bakıyorum. Kısa bir kitap, Baudelaire üzerine Walter Benjamin de Pasajlar’da anlatıyor ama Sartre; daha varoluşsal bir noktadan ele alıyor onu. Dünya şiirinin büyük dehası olarak bildiğimiz Baudelaire’in yaşam öyküsü etrafında, dünyaya söylemek istediklerine Sartre’ın da söyleyecekleri var. Öncelikle onu kişisel hayatının çıkmazlarında bir arayışçı olarak ele alıyor. Afyon kullanması, kadınlarla düşüp kalkması gibi ruhunun açmazlarında ortaya çıkan şeyin, onun düşünsel çıkmazları diye bakıyor Sartre. Şiir elbette ya da daha doğru bir ifadeyle iyi ve güçlü şiirin yolu dehadan geçer. Modern dönemde şair dediğimiz kişi de; aslında sıkışmış olan, açmazları olan ya da büyük yanılgılar etrafında hayata bakanlardır. Belki de mükemmel hayatların iyi şiirleri yoktur desek, haksızlık etmiş olmayız. Şair kendine ve hayata karşı büyük kayıp kapıları bulunandır da diyebiliriz. Sartre da bize, hayata karşı krizlerle dolu bu varlığın, aramızda dolanırken nelerden etkilenerek bu yaşamı inşa ettiğine dair doneler sunuyor. Meraklısı okuyabilir.

.......................................

Bir haftadır falan film izlemiyorum. En son Avatar ve Hind Rajab’ın Sesi’ne gittim. Hind Rajab’ın Sesi, Gazze’deki dram üzerine bir anlatı. Henüz anaokuluna giden bir kız çocuğunun İsrail saldırıları karşısında Kızılay yetkilileriyle yaptığı bir konuşmanın dökümü. Trajik olan filmdeki ses kayıtlarının gerçek bir olaydan alınmış olması. Gazze elbette belki önümüzdeki yüzyıl boyunca konuşacağımız bir konu. Belki de çağın hafızasını düşününce, hemen unutulacak bir konu. Balık hafızalı bir çağda yaşadığımız için trajedilerin de ömrü kısa oluyor. Hatırlamaya ve gündemde tutmaya devam eden bir çabamız olmalı diye düşünüyorum.
..............................

16 Aralık 2025 Salı

SAYIKLAMALAR VE ŞEYLER

 SAYIKLAMALAR VE ŞEYLER
 
 
Tarih yazımıyla ilgili hep bir söylem vardır. “Yanlı tarih” yazımı diye. Aslında bu bakış doğrudur. Biz bugün Osmanlı’nın, Selçuklu’nun, Bizans’ın ya da Antik Dönem yazılarını okurken hep kazananların dilinden okuruz. Hatta Osmanlı ile ilgili eleştirilerin başında şey gelir; yüzyıllarca yer yüzüne hakim olmuştur ama bu tarihi bütün boyutlarıyla kayıt altına almamıştır. Bunda tabi ki; yazılı tarihin güncel bir konu olmasının da anlamı var. Bizim bildiğimiz eski çağda insanlar sözlü anlatım üzerine hayatlarını inşa ediyorlar. Sözlü anlatım bütün masalların ve destanların da konusu. Hatta hala bazı masalların ülkenin farklı yerlerinde içeriği değiştirilerek anlatıldığını biliyoruz. Bütün bunlar ekseninde tarihin yansız olması, kaçınılmaz. Günümüz de ise tarih anlatımı daha çok eski belgeler üzerinden ilerliyor. Ya da bazı romanlarda kurgusal olarak yer alıyor. Bütün bunlar tarihin önemini ortaya koyarken, aslında bir noktada da bizi düşündüren bir olay. Eğer öteki olanların tarihi yazılmadıysa bilmiyorsak bunu; nesnel bir gerçeklikle karşı karşıya olduğumuz söylenebilir mi. Mesela tarihimizde güçlü kadın figürler var bu Osmanlı’da da böyle Cumhuriyet’te de böyle hatta eski Türklerde de böyle. Ama sanki sayfalarca, hükümranlar anlatılırken sadece bir yardımcı olarak kadın anlatısına denk geliyoruz. Yine mesela eski Türklerde bir sürü hükümdar sayıyorken sadece kadın olarak Tomris Hatun’dan bahsedebiliyoruz. Osmanlı’da da kadın sultanlar var. Hatta o kadar ki, bir dönem Hatice Turhan Sultan devleti yönetiyor. Bütün bunlarla baktığımızda, kadınlar her zaman hayatın içinde ama hikayeleri ya yazılmamış ya az yazılmış ya da iktidar erkinin içinde ne kadar varsa o kadar yazılmış. Neden bunları düşünüyorum peki, tarihin burasında; çünkü Cumhuriyet dönemi kadınları olarak bir hikaye inşa edeceksek, buralardan kadınların hikayelerini çıkarmamız gerekiyor.
..................................
Geçtiğimiz günlerde Haşim Şahin’in bir kitabı çıktı. Bir Derviş Üç Veli isimli. Hacı Beştaş-ı Veli, Ahi Evren ve Yunus Emre’ye odaklanıyor. Böyle kitaplar okumuşsunuzdur ama genellikle velileri yüceltirler ya da insan üstü varlıklar gibi anlatırlar. Bu kitap olaya bir tarihçi gözüyle bakıyor ve okuması da keyifli. Önce dönemi ele alıyor. Aslında bu üç ismin yaşadığı dönem İslam toplumunun düşünsel açıdan en bereketli dönemi. Selçuklu’nun yıkıldığı ve Osmanlı’nın kuruluşuna uzanan bir dönem. Anadolu’da Moğal istilalarının yoğunlaştığı bir dönem. Böyle bir ortamda; Mevlana, İbn-i Arabi gibi isimler  de var. Belki de tasavvuf tarihine bakarken önemsenmesi gerekenlerden biri de böyle zorlu bir dönemde bu insanların varlık gösterip günümüzü bile etkileyen boyuttta olmaları. Yunus Emre’nin bir beyiti ile konuyu bağlayalım: “İşitin ey yarenler aşk bir güneşe benzer/Aşkı olmayan gönül misal-i taşa benzer”. Bu da böyle.
...................................
Dün bir film izledim. Üzgünüm, Bebeğim. Eva Victor imzalı yapımda, bir kadının öyküsüne değiniliyor. Baş karekteri aslında ilk gördüğümüzde mutlu, öğrenci, tezini yazıyor ve o sıralarda tez danışmanının cinsel istismarına maruz kalıyor. Bunun ardından gelen süreçlere odaklanan film, Agnes’in tramvayla başa çıkma yöntemleri üzerine bizi düşündürüyor. Agnes, son derece yetenekli ve başarılı bir kadın, hatta bu yönünü üniversitede yer vererek ödüllendiriyorlar. Acısına mizahi bir yaklaşım da var film boyunca. Mesela kendini istismar eden tez danışmanını mahkemeye vermiyor, gerekçe olarak hukuki süreçlere inanmadığını söylüyor. Sonradan başka partnerle hayata tutunuyor. Film belki de bize; sosyal statünüz ne olursa olsun, istismara maruz kalabilirsiniz demek istiyor. Her kadının bununla başa çıkma yöntemleri de farklı, bunu sosyal hayattan da biliyoruz. Agnes de kendi yöntemleriyle hayatta kalıyor.
.......................
Şimdilik bu kadar. Aklıma estikçe yine yazarım. 

21 Kasım 2025 Cuma

SAYIKLAMALAR VE UYANIŞLAR

 SAYIKLAMALAR VE UYANIŞLAR
 


Olağanüstü nedir sizce? Neye olağanüstü deriz, neyi olağanüstü buluruz? Mesela bu kelimeyi yakınlarınızdan sıkça duyarsınız, bir gün ya da bir olay yaşamıştır. Anlatırken dönüp size; olağanüstüydü der. İlk temel mantıkta şöyle düşünebiliriz, demek ki sıradan olan, normalinin üzerinde bir deneyimdi. Normalimizin ve sıradanımızın üzerindeki deneyimler; elbette olağanüstüye denk düşebilir. Rüyalar mesela, en çok içimizi ve dünyamızı karıştıran şeyler. Gerçekte bulamayacağımız, göremeyeceğimiz kadar, gerçek dışı ve üstü olan o büyülü evren çoğu zaman olağanüstüdür. Mesela bir film, genellikle bir film bir filmdir ama kişisel deneyimimiz ya da hayata bakış açımız ya da ben de tam böyle düşünmüştüm ve hissettirdiği olağanüstüydü diyebiliriz. Bunlar mümkün, başka neye deriz, duygulara mesela, böylesini daha önce yaşamıştım onda hissettiğim rutinin dışındaydıyı da çok kullanırız. Bazen de efsunlu zamanlar gelir başımıza; hiç beklemediğimiz biriyle karşılaşmak ya da bir sergide bir tabloya denk gelmek, ve yine ya da kendimizi yaşamın olağan akışının dışında bir hikayenin içinde bulmak. Tüm bunlar bizi olağanüstü olanın sınırlarına götürüyor. Bu Gerçeküstücüler için olağanüstü kavramı çok önemliymiş, sanat yaratımında olağan olanın sıradanın dışına çıkmak için, olağanüstü olan deneyimlerinden yararlanıyorlarmış. İşte tüm bunlar; sınırları aşmakla bağlantılı. Eğer sınırları bir an olsun aşamıyorsanız, olağanüstüye de açık değilsinizdir. Sınırları aşmanın normal hayat şartında birçok formu ve deneyim alanı var. Ama ilk çığlık zihinde atılır. Mesela yine sıkça duyduğumuz insan cümlesi, kendimi başka bir hayatın içinde hayal ediyorum. Çok tehlikelidir bu cümle, insanı yerinden yurdundan edebildiği gibi benliğinden de eder. Ama bütün iyi şeyler bu tehlikeli ruhlardan zuhur eder. Bana kalırsa tehlikeli insan, iyidir. Çıkışsız ve hayallerle dolu. Bu insana güvenebiliriz. Neyse siz yine de kişisel deneyimlerinizden karar verin bunlara, bu işin bencesi bu.

..........................................

Ben Edip Cansever seviyorum, İkinci Yeni’de sevdiğim birçok isim var. Turgut Uyar ve Sezai Karakoç, bunlar iki önemli kalem. Ama Edip Cansever’in hüznü kimde var. Materyalist şiir yazdığına dair eleştiriler var. Doğrudur bazı şiirleri böyle. Ama bir insan hüzünde bu kadar ısrar edip, baştan sonra kahrolabilir mi. Nedir Edip Cansever’i bu kadar hüzünlü kılan, halbuki dönemin şairleriyle kıyaslandığında; maddi durumu en iyi olan odur. İşçi Partisi üyeliğini falan düşününce, muhtemelen içinde yaşadığı toplum için karamsardır, biraz da alkolden dolayı karamsardır. Şiir için de yaygın bir kanı vardır, şiir kederden doğar diye. Kendi adıma neşeli bir insanım ama kederde de beklediğim zaman oluyor. Neyse mesele kederden çok topluma bakınca gördüklerimiz üzerinde yoğunlaşıyor galiba. Kendimizi buraya ait görmekten başka çaremizin olmadığı, gerçeği. Ve bu toprakların sorunla yoğrulan doğası. Bizi de etkiliyor ve yönlendiriyor. “İnsan yaşadığı yere benzer Ahmet Abi” derken, bu ülkenin kaderinden pay aldığını düşüyor elbette. Toprağa benzemeyi, oranın davranışlarını kanıksamak olarak düşünmüyorum ben ama oraya dair sorularınız olmalı. Oralı olmaya dair bir aidiyetiniz de olmalı ama gerçek bir sanatçıysanız da oraya dışarıdan bakabilmelisiniz. Bu da şimdilik böyle.

............................................................

Ev duygusuna inanır mısınız? Çok temel bir şeydir, aidiyet kurmak. Ben bu konuda pek başarılı sayılmam hatta duygusal olarak o kadar ileri boyuttadır ki; evsiz yaşadığımı düşünürüm. Neyse geçelim, lafı getirmek istediğim yer. Evde aile ile vakit geçirmek herkesin de itiraf edeceği gibi çoğu zaman sıkıcıdır. Üstelik evcil hayvanınız da yoksa. Aile temel ihtiyaçtır belki ama yirmi yaşınıza kadar, ondan sonra bir aileniz olmasa da olur. Zaten bu aile bağları masalları da o yaşlarınıza kadar geçerlidir. Ailesiyle sürekli birlikte olabilen var mı bilmiyorum. Mesela kendi düzeninizi kurduğunuzda siz artık başka bir bireysinizdir ve yaşam öyle akar, aile artık arka fondur. Sadece hayatta zorlandığınız dönemler olur, o zaman ailenin desteği önem ifade eder, onun dışında sizin onlara destek olmanız gereken dönemler olabilir, yaşlı ve hasta olabilirler. Ama sanıldığı ve iddia edildiği gibi kutsal bir bağ değildir aile. Ailemle yaşıyorum evet, bağlarımızda fena değil, ortalama ama bunlar da düşüncelerim, umarım aile fertleri yazıyı okumaz. Bu da şimdilik böyle.
...........................

5 Ekim 2025 Pazar

SAYIKLAMALAR VE BAZI ŞEYLER

 SAYIKLAMALAR VE BAZI ŞEYLER

 


Saatler boyunca, başka saatleri bekleriz diyordu Cioran, sahi haklı değil mi? Ömrümüz bir bekleme odası değil mi? Kendinizi çoğu zaman bir şeyleri beklerken bulmuyor musunuz. Mesela daha iyi bir işi, mesela bir arkadaşı ya da dostu mesela bir aşkı. Birinin dönüşünü, bir şeyleri satın almayı, bir üst aşamaya geçmeyi. Sahi hep beklemiyor muyuz? Beklerken neler yapıyorsunuz peki? Hayatın bu sıkıcı doğasıyla barışık mısınız? Ağlar mısınız mesela, yoksa daha neşeli bir ruh halinde misiniz. Bekliyoruz, toplum olarak da bekliyoruz. İnanlar arasında yaygın bir inanç vardır bir gün bir yerlerden Mehdi çıkıp gelecek ve dünyada kötü giden her şeye müdahale edecek. Sosyalistseniz de durum pek farklı değil bir gün devrim olacak ve yeryüzü değişecek. Beklediğim gün gelsin gelsin hele bir sen beni o zaman gör. İçinde biraz da umut yok mudur beklemenin. O umuda sarılırız çoğu zaman. Ya beklediğime değerse, ya beklediğimden daha güzel olursa, ya tam da hayallerim gibi olursa. O umut denen hınzır şey çoğu zaman bizi günü yaşamaktan da alıkoyar. Daha iyiyi daha yeniyi daha hayallere yakın olanı bekleme ritmi. Sahi beklemenin büyüsüne kapılmadan yaşamak mümkün mü? Bence artık beklemeyenler yaşı iyice ilerlemiş olan yaşlılarımız, sonun yaklaştığını bilenler. Yoksa onlar dışında her yaşta bekleme ve umut duygusu var. Beklemeye devam, umuda devam, hayallere devam. Her şeyin bir gün mükemmel olacağı hayaline devam. Bu biraz da bizi dünyaya ait kılar, kök salmamıza yardımcı olur. Beklerken hayatı ıskalamamak duygusuyla.

................................

Dün Bedrettin Cömert’in Estetik kitabını okudum. Kısa bir kitap, estetik kavramının temel normlarına değiniyor. Estetik üzerine birçok kitap var elbette daha genişçe mevzuya bakanları okumuş olabilirsiniz, ben de okudum. Bu kitap temel kaygılardan yola çıkıyor. Estetik duyulabilir alanda ortaya çıkar diyor. Estetik kavramının “sanat nedir”e verdiğimiz cevaptan sonra ortaya çıkabilecek bir kavram olduğunu vurguluyor, sanat nedire ise, sayısız cevap verilebilir noktasında bir yargısı var. Evet temel bazı metinleri okuduysak, sanat nedire cevap vermek de çok kolay değil. Mesela Tolstoy’un bir kitabı var “Sanat Nedir” diye. Tolstoy da orada milyon tane sanat nedire örnekler veriyor. Sayısız bakış açısına göre sanatı sınıflandırmak mümkün. Ama Tolstoy sanatı ilahi oluş olarak görüyor. Tanrısal olan sanattır noktasına geliyor. Din ve modernizmin yüzyıllar boyu çarpışmasına bakarsak belki de Tolstoy haklı, Tanrısal olan sanat. Elbette günümüzde bilim ve ateist kaygılarla sanata bakmak yaygın yine de “Tanrısal” olanın alanından geçmeden sanattan söz etmek pek mümkün değil gibi. Estetik kitabında Platon ve Sokretes’in güzel kavramı, şair ve sanata bakışları da ele alınıyor, buradan bakınca temel metin. Bin yıllar geçti hala aynı noktadayız galiba. Hangi nokta, Platon’un İon’da şiirin akıl dışı bir etkinlik olduğunu söyleme noktası. Ben buna katılıyorum, şiir hiç de akıl baştayken olabilecek bir eylem ya da oluş değildir. Bir tür delilik bir tür esriklik halidir. Şairlerin de pek normal insan olmaması büyük çoğunluğunun nevrotik olması savımızı doğrular nitelikte. Sonuç itibariyle şair delidir ya da normal değildir yargım yok ama her şairin aklıyla arasında bir takım sorunlar olduğuna dair bilgim var. Bu da böyle.

....................................

 

Geçen hafta Gündüz Apollon Gece Athena’yı izledim. Defne isminde bir yetiştirme yurdunda büyüyen otuzlu yaşlarda bir kadının annesini arama macerasını izliyoruz. Defne hayaletler görüyor, ölmüş insanları bugün yaşarken yanında buluyor. Bunlar antik kentin simgesel isimleri Kirke gibi karakterler olabilirken Cumartesi Anneleri’nin oğlu Hüseyin de olabiliyor. Bu açıdan bu topraklara bakışına dair, bir eleştiri ve politik duruş olarak görünebilir film. Bir kadın baş karakterin etrafında dönmesi, onun macerasını izlememiz erkelerin çok az yer alması da ayrıca anlatıyı özel kılan bir form. Yönetmen Emine Yıldırım, ülkeye dair bazı dertlerinin olduğunu bu sıkışmışlık içinde bu senaryonun doğduğunu söylüyor bir söyleşisinde. Hangimizin buralara dair sorunları yok ki, hangimiz bu ülkeye ait hissetmek için çileli yollardan geçmiyoruz ki; bunun sanat alanına yansımasını anlamlı buluyorum. Temel kaygılara ve yargılara katılmayabiliriz ama buraları dert edinen ve üzerine estetik kaygı barındıran herkesle yolumuz bir noktada kesişiyor. Kaygılara ve ülke üzerine kafa yormaya devam.

...................

 

14 Eylül 2025 Pazar

SAYIKLAMALAR VE KURŞUNLAR

SAYIKLAMALAR VE KURŞUNLAR

  

 


 

Türkiye’de ortalama işsizlik oranı yüzde 10’larda, kadın işsizlik oranı erkelere göre biraz daha yüksek. 16 yılı aşkın çalışma hayatımda; üç dört kere işsiz kaldım, ortalama altı ya da sekiz ay içinde yeni iş sahibi oldum. Bu süreçlerde, bakmakla yükümlü olduğum bir ailem olmadı. Ama maddi gelirim işsiz kaldığımda düştüğü için bunun zorluklarını yaşadım. Kendi adıma; tiyatro, sinema, konser gibi etkinliklere gitmeyi seviyorum. Sergi gezmek ve çeşitli söyleşi programları da buna dahil. İşsiz olduğum dönemlerde kültür faaliyetlerine ayırdığım zamandan kısmam gerekiyor. Çünkü bunların bir maliyeti var. Burada birkaç konuya değinmek istiyorum. Kültür etkinlikleri çok maliyetli değil, ortalama birçok faaliyet bulabilirisiniz. Ama bunların alıcısının öğrenciler olması gerektiğini varsaydığımızda, pahalı kaçıyor. Okuyan birçok genç aile desteğiyle hayatta, ortalama geçim maliyetleri de belli, bu çocukların kültüre zaman ayırmasının bir maliyeti var. Ve maalesef en büyük sınıfsal farklardan biri de burada ortaya çıkıyor. Gençler sadece hayatta kalabilecek kadar maddi imkanlara sahip, kültürel etkinlikler ektraya giriyor. Halbuki, gençliğin şekillenmesinde en önemli rolü kültür oynuyor. Kurumların zaman zaman öğrenci indirimleri oluyor ama bunlar yetersiz diye düşünüyorum. Devlet politikası olmalı, gençlere haftada birkaç kez gidebilecekleri ücretsiz etkinlik tanımlanmalı. İkinci aşama sinemaya gitmek ya da tiyatroya gitmek tek başına bir eylem değil. Çünkü sokağa açılıyorsunuz. Sokak yeni ilişki biçimlerine açık olduğu kadar, sizi tanımlayan, topluma aidiyetimizi belirleyen bir başlangıç noktası. Burada oluşturduğunuz ilişkiler ülkenizin kaderinde bireysel ve toplumsal olarak söz söyleme hakkını da size tanımlayan bir gerçek. Yolunuzun sokağa çıkması ve topluma karışmanız da, küçümsenecek bir eylem değil.

....................

Peki gelelim bir diğer konuya; edebiyatçılar ya da sanatçılar hep fakir mi olmalıdır. Cumhuriyet tarihi boyunca baktığımızda durum pek de iç açıcı değil. İkinci Yeni’den günümüze şaire biçilen rol, fakirlik. Sanki fakir kişi daha üretken olur algısı bile var. Böyle mi olmalı peki. Bir şairin ya da yazarın denize manzarası olan bir evde oturup, altına iyi bir araba çekecek maddi imkanı olmamalı mı? Yahya Kemal, Tevfik Fikret, Lale Müldür, Orhan Pamuk aklıma ilk gelen zengin edebiyatçılarımız. Sahi iddia edildiği gibi maddi imkanların bolluğu üretimi kısıtlıyor mu? Ben buna katılmıyorum. Kişi kendini düşünsel hayata adayıp maddi imkanları reddedebilir. Sezai Karakoç bunun en bilindik örneğidir. Hayatı boyunca çok iyi imkanlara sahip olabilecekken kendini düşünsel hayata adamış büyük bir yoksulluk içinde yaşamıştır. Son yılları biraz daha müreffeh geçmiştir. Bunun gibi örnekleri çoğaltmak mümkün. Orhan Veli, şiirde devrim yaparken yoksulluk çekmiştir. Bugün ise bizlerin hayatına baktığımızda; hepimizin iyi kötü işleri var. Belirli bir maddi refahın sonucuyuz. Eğer atadan deden zengin değilsek, kimimiz iyi kazanıyoruz, kimimiz kötü. Bunlar peki edebi değerimizi de belirleyen şeyler mi? İyi bir liseden ve üniversiteden mezun değilsek, iyi işlerimiz yoksa, üretimimiz de kesik mi olur sorusu bende bir karşılığı olan gerçeklik değil. Bu şekilde artıları bulunmayanlar da iyi üretimler yapabilir. Ancak tam tersi de mümkün, tüm iyi şartlara sahip olduğu halde vasat üretimleri olanları da görmek mümkün. Edebiyat ve fakirlik, çok ekmeği yenen bir konu, hatta gizliden gizliye zenginse ters bakılıyor o kişiye. Ama gerçek şu ki; maddi durumumuz üretimde belirleyici etki oluşturmaz. Yüz yıllar önce Virginia Woolf Kendine Ait Bir Oda’da da bunları tartışıyor. Kadınlar maddi güçten mahrum bırakıldığı için kendilerine ait bir oda kurmaları güç yargısı var, bir yere kadar haklı ama bugün kadınlarımızın en azından bir kısmı kendine ait bir odaya sahip ama kendine ait bir sanatları var mı belki artık bunu tartışmak gerekiyor. Şimdilik bu da böyle.

.........................

Show Tv’de yayınlanan Kızılcık Şerbeti diye bir dizi var. Uzun yıllardır Türk dizlerini izlemiyorum. Ama sosyal medyadan takip ettiğim kadarıyla bu dizi sürekli olay oluyor. Muhafazakar ve seküler aile mitlerini işliyormuş dizi. İzleyeni de çok. Zaman zaman üzerine yazılar da yazılıyor. Sürekli eleştiriler alıyor falan. Neyse benim dokunmak istediğim yer, dizinin senaristi Merve Göntem bir programda şöyle bir açıklama yapıyor. Genç kızlar “daha iyi bir hayat” yaşamak için para karşılığı seks işçiliği yapıyor diyor. Özellikle yurt dışına gidip yaşamak için yapıyorlarmış bunu. Bunun gurur verici bir olay olduğundan bahsediyor. Sahi bu gurur verici bir olay mı? Eskiden Yeşilçam filmlerinde olurdu, kadınlar büyük şehirlerde tutunabilmek için “kötü” yola düşerdi. Yeni versiyonu çıkmış yurt dışına gitmek için. Olay gerçekten vahim ama bunu tüm boyutlarıyla düşünmek gerek miyor mu? Bu kızları bu hayata iten yoksulluk hiç suçlu değil mi, aile ve toplum hiç suçlu değil mi? Bu kızlar neden kaçıyor. Öncelikle aileden kaçıyor, ailede kim bilir nasıl bir dramın parçası, sonra toplumdan kaçıyor, kim bilir hayatta kalmak için nelerden vazgeçmeli, sonra ekonomik zorluklardan kaçıyor. En kolay para kazanma yolu olarak kendini satmayı bulmak. Emeğin hiçbir değerinin olmaması peki, konuşulması gerek miyor mu? Kayıtlı bilgilere göre Türkiye’de 150 bin kadın seks işçisi var. Bunlar kayıtlı olan peki olmayan. Durum iyice vahim değil mi? Siyasetçilerin, dernek ve vakıfların, sivil toplumun şapkasını önüne koyup düşünmesi gerek miyor mu? Neresinden baksak, büyük bir dram. En nihayetinde kişinin bedeni ve kişinin kararı gibi ütopik yaklaşabiliriz ama bunun bize söylediği hiçbir toplumsal norm yok mu? Bu yoksulluğu yaratanların hiç suçu yok mu? “Gülemiyorsun ya, gülmek

Bir halk gülüyorsa gülmektir, Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi.” diyen adam haksız mı? 

31 Ağustos 2025 Pazar

SAYIKLAMALAR İKİ

 SAYIKLAMAR İKİ





En son ölüm gelir yine de erken deriz diyordu biri. Sahi sonda mı geliyor ölüm, her şey tamam olduğunda mı geliyor. Yakınınızı kaybettiğinizde bilirsiniz önce anılar nükseder, sonra büyük bir boşluk zamanla onun yerini özlem alır. Ama ne çare, gitmiştir, gidecek olan kalmıştır kalacak olan. Teorik olarak ölüm üzerine çok düşünüyorum, bu beni insana daha yakın kılıyor. Daha anlayışlı ve biraz da merhamet dolu yapıyor. Halbuki hayatın doğası acımasız. İyidir ölüm üzerine düşünmek, kendinizde bulduğunu anlamı artırır, hiç olma anlamıdır bu. Koca bir hiçsinizdir hayat karşısında. Bir gün anasızın her şeyi bırakıp gitmiş olma duygusu üzerine düşünmek güçlü bir etki bırakır sizde. Şimdi benden geriye ne kalacak duygusu. Halbuki hiçbir şey kalmayacak. Birkaç anı ve geride bıraktığınız metinler dışında. Ölümü çok düşünmek bende hayata dair negatif olmayı beraberinde getirmiyor tam aksine neşemi yerine getiriyor. Geçiciyiz ve öleceğiz duygusu. İyidir bir boşlukla söyleşmek belki de, iyidir düşünüp yeni anlamlar keşfetmek. Burada belki Bergman’ın Yedinci Mührü izlenmeli. Bir cenazeden dönüş nasıl olur peki, birini büyük bir boşluğa terk etmek. Şimdi ne olacak sorusu, şimdi kalanlar ne yapacak sorusu. Şimdi hayat her zamanki ritminde akacak mı sorusu. Yakın zamanda amcamı kaybettim, bunlar daha fazlası zihnimde dönüp duruyor.

.........................

Şehre dönüş sizde nasıl bir duygudur? Ben nereye gitsem İstanbul’a dönüşü kutsuyorum. İstanbul şehir çünkü. “Sana dün bir tepeden baktım  Aziz İstanbul, Görmedim gezmediğim sevmediğim hiçbir yer, Ömrüm oldukca gönül tahtıma keyfince kurul, Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer” diyordu Yahya Kemal. Bir şehir ki böyle kutsal, böyle aziz olabilir. Sevmez misiniz sürprizli sokaklarını, denizini, caddelerini. Bu şehrin içinde yaşamak belki zor ama güzel. Çocukken amcamlar köye gelirdi, İstanbul’dan geldiklerini biliyordum. Sonra ben bir oyun oynamaya başlamıştım, karşı tepelere bakıp, İstanbul hangi tepenin ardında diye kendimce tahminler yapıyordum. Uzak bir tepe belirlemiştim İstanbul o tepenin ardındaydı. Sonra gördüm evet İstanbul tamda oyunumdaki gibi o tepenin ardında. Bir şehri sevmek biraz da onu yaşamaktır, yaşayamadığımız yerlere karşı aidiyetimiz oluşmaz. Bugün belki binlerce insan ekonomik nedenlerden dolayı bu şehrin imkanlarından yararlanamıyor. Şehrin romantizmini yaparken bunları da aklımın bir köşesine iyice yazıyorum tabi. Sınıflar ve sınırlar, metropollerde daha kesin.

...............................

 Az önce Olso 31 Ağustos izledim. Tanrım bu adam çok melankolik. Kısaca uyuşturucu bağımlısı tedavi görüyor, kurtulmak için, bu sırada da hayatın içinde debelenip duruyor. Yetenekli ve zeki. Unutamadığı bir aşkı var. Melankoli büyük hastalık, iyileşmek mi, kim ister ki, iyileşmek. Donuk bir surat, kasvetli havalar, ruh halini yansıtan anlar. Hani Edip Cansever diyordu ya; “Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan, Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları, Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum”. Anders tam böyle bir tip. Varoluş krizinde. Halbuki yetiştirilme tarzı olarak da bir yarası yok. İyi bir ailesi var. Sahi neden böyle olur, Tanrı bazı kullarına duygularının sorumluluğunu taşıması konusunda neden daha cömert davranır. Filmin sonu da karamsar, fotoğraf kareleriyle biraz kırılıyor karamsarlık ama Anders yine bataklığa dönüyor. Tutunacak bir şeyi de yoktu gerçi, ama adım da atmıyordu. Büyük sıkışma. Ruhu tanıdık geliyor. Bir pazar günü için izlenmesi tavsiye edilmeyecek bir film. Ama Anders, bir pazar günü, günbatımında Oslo’da araba sürüşünü hatırlıyor. Böyle depresif işlere meraklıysanız mutlaka izleyin derim.

....................

Öyle aklımda birkaç not vardı, düşmek istedim. 

7 Ağustos 2025 Perşembe

SAYIKLAMALAR

 SAYIKLAMALAR

 


Köydeyim, İstanbul’dan bir hayli uzak bir köy burası. Karadeniz köylerine en azından fotoğraflardan aşinasınızdır. Muhteşem doğası, ırmakları, dereleri, ormanları. Köy dediğimizde aklımıza gelen birçok gerçeklik burada da var; rahat ulaşımın olmaması, elektrik ve su kesintileri, bir ihtiyacınız çıktığında ilçeye ya da beldeye gitmek zorunda kalmak. Sanırım Türkiye’nin her yerinde manzaralar böyle söz konusu köy olunca.

............

Çocukluğum o büyülü gerçekliğim, nereye gitsem beni terk etmeyen o muhteşem duygu. Annemin ve babamın hayatta olduğu yıllar, dünyaya karşı kendimi en pozitif hissettiğim o dönem. Oynadığım bahçe, hayvanları otlattığım çayırlar. Meyve ağaçları; armutlar, elmalar, kirazlar, töngeller, çilek ve böğürtlen. Dereler en çok da dereler. Şarkıda Ordu’nun dereleri aksa yukarı aksa, vermem seni ellere Ordu üzerime kalksa diye anlatılan o dereler. O derenin yukarı kalkması o kadar imkansızdır ki; ve bu muhteşem bir aşk tanımlamasıdır, bu coğrafyayı bilen için. Fakat çocukken aşık değildim, böyle bir aşkın tarafı olmadım, burada.

...........

Aşk zaten nasıldır ki; benim için matris gibi, sürekli bir insanı çözmeye çalışmak, sonra çocukça bir oyuna da çeviririm bunu, zevk almak pahasına yaparım bunu, çünkü bu bana eğlence katar. Sezai Karakoç dizesi, bir insanı çöz çöz çocuk olsun. Sahi çocuk olmak ne muhteşem duygu. Burada bir dağ başında geçen çocukluğumun o muhteşem evini her aşık olduğumda özlüyorum. Birden hayattan almam gereken ilhama götürüyor beni. Halbuki aşk sadece çiledir zevkten çok. Ama güzel aşklar da vardır, denk gelirsin ve bu denk geliş muhteşem bir olaydır. Yaşarsın, yaşlanırsın, iyi biter kötü biter bir gün biter ama işte bu kutsal olan aşk.

Bazen sorarım kendime aşk nedir senin için diye; çocukluğumun en muhteşem sahnesi gelir aklıma. Burada yaklaşık dört beş ay kar yağıyordu, kar o kadar yağıyordu ki, kalınlığı iki metreyi buluyordu. Evden çıkamıyorduk, sadece bir odada soba yanıyordu, yemekler pişiyordu, sohbetler ediliyordu, ben oyunlarımı oynuyordum, sonra karşı dağları seyrediyordum pencereden, göz alabildiğine her yer bembeyazdı. Bu muhteşem duygunun adıdır aşk bende. Her yer ulaşılmaz olur sadece bir yer ulaşılabilir olur ve her yer bembeyaz. Bu aşk değilse nedir..

..........................

Gelmeden Turgut Uyar Şiirinin Oluşumu’nu okumuştum, aklıma takılan birçok soru vardı, Enis Akın’la görüştük, birçok soruyu sordum. Aslında Turgut Uyar dediğimiz adam, şiirde zirve dersek dönemi için haksızlık etmeyiz. Ama benim favori zirven elbette Sezai Karakoç. Neyse, Turgut Uyar, politikasız diyemeyiz politikalı demememiz için de çok bir bulgu yok elimizde, bazı doneler, etrafı solcularla dolu, ve dönemin şartları, bunların etkisinde kalıyor elbette ama hiçbir zaman aksiyoner olarak görmüyoruz onu. Atatürk’ü seviyor, Naat yazıyor, bazı sosyalist arkadaşları var, kadınlara olan bakışı şiir temelli söylüyorum pek de pozitif değil, ama bir bütün olarak baktığımızda; sanki bir dağın zirvesinde, dağı oluşturan çok şey vardır elbette, toprak, orman, kayalar. Turgut Uyar da böyle biraz. Özel hayatı da bir hayli dolambaçlı, erken evlilik, çocukları, sonra birkaç evlilik daha, iş gereği Anadolu seyahatleri. O dönemde bir insanı geliştirebilecek şeyler bunlar elbette. Ama Bilge Karasu ile yakınlığı ona yeni bir yol açıyor. Aralarındaki muhabbetin ileri seviyede de olması üzerine de düşünüyoruz. Hayat bu her şey mümkün bölümü. Korkulu Ustalık’ı okurken, şiir üzerine beni çok açmıştı. Efendimiz Acemilik yazısında; şiirde ne kadar ustalaşırsak ustalaşalım, bir yanımızda acemi duygular kalmalı diyordu. Ben bunu hayata bakış olarak da okumuştum. Şair dediğimiz her yolun gideni, her yerin uçanı olmamalı değil mi. Bir şeyler eksik olmalı. Hayat karşısında bir tamamlanma ya da sürekli bir tamamlanma, tehlikeli bence. Bunun üzerine çok düşünürüm. Neyse Turgut Uyar güzel adam, iyi ki yazmış, iyi ki yaşamış.  

...................

Mutlu çocukluğumu hatırlamak için geliyorum bu köye. Her yaz gelemesem de mümkün oldukça gelmeye çalışıyorum. Çayırlarında gezmek, meyvelerini yemek, derelerine inmek beni hala mutlu ediyor. “Dünyaya bir kez çocukken bakarız. Gerisi hatıradır” diyordu Louise Glück. Belki böyle bir şeydir bendeki de. Pasajlar Dergisi’ne bakıyorum, Ekofeminizm üzerine. Doğaya şiirlerimde sıklıkla yer veriyorum, belki bir kadın olarak doğaya daha yakın hissediyorum kendimi. Belki de bir kadın olma sorumluluğunu tüm boyutlarıyla taşımak için yapıyorum bunu. Dergi genel olarak; eril tahakkümün yasalarının doğa içinde geçerli olduğu tezi etrafında dönüyor. Evet bunu biliyoruz. Kapitalizm de doğaya hükmetme derdinde. Dünya genelinde de böyle bizde de artık durum pek farklı değil. Son çıkan maden yasasıyla birlikte gelecek yıllarda bunun etkisini daha çok hayatımızda hissedeceğiz. Türkiye genelinden ziyade daha lokal bakmak istiyorum. Bizim Perşembe Yaylamız var, menderesleriyle ünlü, sanırım bu doğası sadece bu yaylada var Türkiye’de bir de Van’da var diye kalmış aklımda, o kadar nadide bir yayla işte. Oraya geçen yıl maden aramaya geldi bir şirket, halk karşı çıktı, durduruldu ama yine gelemeyecekleri ne malum. Artık talan bu kadar içimizde, gelecek yıllarda bunun iki katına çıkacağını söylemek hayal değil. Doğaya dişil bakış üzerine de düşünmeye devam etmek gerekecek diye düşünüyorum.

.................

 Muhabbeti balla bölüyorum ama burada bitirmek istiyorum. Sigara içesim geldi, vakit bulursam tekrar yazacağım. 

1 Ağustos 2025 Cuma

Fabrikanın Keyfini Kaçıran Şiirler





Suavi Kemal Yazgıç'ın son kitabım Fabrikanızın Keyfi Yerinde mi? üzerine yazdığı inceleme yazısı. 


https://edebiyatburada.com/suavi-kemal-yazgic-yazdi-fabrikanin-keyfini-kaciran-siirler/


Fabrikanın Keyfini Kaçıran Şiirler

Zeynep Karaca’nın ikinci şiir kitabı “Fabrikanızın Keyfi Yerinde Mi?”, modern dünyanın sancılarına, bireyin varoluşsal çıkmazlarına ve emeğin sömürüldüğü sistemlere karşı şiirle verilen güçlü bir cevap niteliğinde.

Şiirini hayatın tam merkezine yerleştiren Karaca, hem kadim hem de güncel meseleleri şiir dilinde bir araya getiriyor. Aşk, doğa ve emek gibi temel temalar; umut, öfke, melankoli ve direniş gibi yoğun duygularla harmanlanarak okuyucunun karşısına çıkıyor.

Kapitalizmin Dişlileri Arasında: Emek, Eşitsizlik ve Yorgunluk

Karaca’nın şiir evreninde toplumsal eşitsizlik, yoksulluk ve emek sömürüsü en güçlü temalardan biri. Özellikle “Fabrikanızın Keyfi Yerinde Mi?” şiirinde fabrika, işçilerin ellerini “iştahla yiyen” bir canavar olarak betimlenerek kapitalist düzenin acımasız yüzü sert bir dille eleştiriliyor.

“Şu Açlığı Elden Ele Uzatalım” gibi şiirler, yalnızca bireysel değil, kolektif bir açlık ve yoksunluk halini dile getiriyor. Karaca’nın şiirleri bu anlamda birer edebi manifesto niteliğinde; susturulmuş ya da görünmez kılınmış emekçilerin sesi oluyor.

Teknolojinin Gölgesinde: LED’li Aynalar ve Simülasyon Gerçeklik

Zeynep Karaca, çağdaş yaşamın ayrılmaz bir parçası olan dijital dünyaya da şiirlerinde geniş yer verir. LED lambalar, akıllı telefonlar, sosyal medya platformları (tweet’ler, reels’ler, YouTube videoları) onun dizelerinde sıradan nesneler olmaktan çıkar, bireyin gerçeklik algısını sarsan, yabancılaştırıcı ögelere dönüşür.

Özellikle “Annemin Beni Doğurduğu Evi Özlerken LED’li Aynanın Yaşam Arzusu” adlı şiir, nostalji ile dijitalleşmenin iç içe geçtiği bir yüzleşme metnidir. Karaca burada, bireyin hem mekânsal hem duygusal köklerinden uzaklaştığı çağın yabancılaştırıcı etkisini sorgular.

Melankoli, İsyan ve Modern Ruhun Yorgunluğu

Karaca’nın şiirlerinde baskın bir ruh hali olarak melankoli dikkat çeker. Bu melankoli, yalnızca kişisel bir hüzün değil; kolektif bir tükenmişlik hissidir. Emek temasıyla birleşen bu duygusal atmosfer, şiirlerdeki ironiyle birlikte modern bireyin ruhsal yorgunluğunu açığa çıkarır.

Şairin dünyaya olan karamsar bakışına rağmen, şiirler tamamen umutsuz değildir. Aksine, bu karanlığın içinde bir çıkış yolu arayışı, bir direniş kıvılcımı ve insana duyulan inatçı bir inanç hep vardır.

Doğanın Şiirle Direnişi: Betonun Arasında Bir Çim Tanesi

Doğa, Karaca’nın şiirlerinde yalnızca bir manzara değil, aynı zamanda bir direniş alanıdır. Şair doğayı bazen bir sığınak, bazen de insanın aynası olarak kullanır.

“Çimin Biri Bir Gün 21 Gram” şiiri, doğanın kırılganlığına ve insanların ona gösterdiği duyarsızlığa güçlü bir itirazdır. Bu itiraz, sessiz bir yas gibi yayılır şiirin satırlarına. Öte yandan, “Biraz Yosunlu Biraz Hışırtılı Yaz” gibi şiirlerde doğa, şefkatli ve dingin bir dünyaya açılan kapıdır; nostaljiyle yüklü bir içsel yolculuk sunar.

Karaca, doğayı aynı zamanda betonlaşmaya karşı bir metafor olarak işler ve ekolojik bir bilinç yaratır.

Aşk: Direnişin ve Dönüşümün Şiirsel Formu

Zeynep Karaca’nın şiirinde aşk, yalnızca bireysel bir duygulanım değil; sınıfsal, politik ve metafizik boyutları olan bir güç olarak resmedilir. Şiirlerde aşk, bazen “devrim”, bazen “armağan”, bazen de “ayaklanma”dır.

Surların Üzeri Kaç Köşeli şiirinde, aşk tarihsel ve mekânsal bir bağlamda ele alınır. Sevgililerin şehirle ve tarihle kurdukları ilişki, şiirde estetik bir yeniden yorumlamaya dönüşür. Kalbin Yeryüzünde Açık Ameliyatı ise aşkı “yeryüzüne yayılan” bir direniş olarak sunar.

Modern ilişkilerin kırılganlığına da dokunur Karaca: “Aşk diyorum, bir buçuk saniyede oluyormuş” dizesi, hem bir ironi hem de duygusal hız çağının bir teşhisidir. Ancak her durumda aşk, bir çıkış yoludur; insanı yeniden kuran, dönüştüren bir güç.

Bir Umut Işığı Olarak Şiir

Zeynep Karaca’nın şiirleri; bireyin toplumla, teknolojiyle, doğayla ve kendi ruhuyla olan mücadelesini çok katmanlı bir şekilde işler. Şiirlerindeki karamsarlık; emek sömürüsünün yarattığı öfkeyi, doğaya karşı duyarsızlığın hüznünü, dijitalleşmenin getirdiği yalnızlığı ve aşkın kırılganlığını içerir.

Ama bu şiirler yalnızca karanlığı anlatmaz; içinde umut, direniş ve sevgi barındırır. Karaca’nın şiirleri, yeryüzüne ve insana dair inancını kaybetmemiş, hâlâ direnmeye hazır bir sesin ürünü olarak okuyucuyu hem düşündürür hem de harekete geçirir.

Fabrikanızın Keyfi Yerinde Mi?”, çağın içinden geçen ve ona karşı şiirle söz alan bir kitap. Zeynep Karaca, şiirleriyle sadece çağdaş bireyin kırılganlığını değil, bu kırılganlık içinde nasıl direnileceğini de gösteriyor. Fabrikanın keyfini kaçıran bu şiirler, insanın ve dünyanın hâline kulak veren herkese hitap ediyor.

Türkiye’nin kaderi ve biz

Türkiye’nin kaderi ya da kaderimiz Türkiye olanlar için bir hayli kritik günlerden geçiyoruz. Görünen kavgada CHP’ye mutlak butlan atanması...