Günler geçer, günler elbette geçer. Geriye sadece sevecen sıkıntımız kalır. Şehirden uzaklaştığınızda ne hissediyorsunuz ya da sizi size bağlayan şehir hangisi? Kendi adıma yirmi beş yıldır İstanbul’dayım, öncesi Ordu. Birçok şehir gezdim ama bu ikisinde yaşamanın verdiği güzellik başka. Diğer şehirlerde bir ay kadar bulunduğum oldu ama hiçbir yeri İstanbul’u sevdiğim gibi sevemedim. İstanbul belki de her şeyin başkentidir. İstanbul’u kutsamak değil derdim, bir başkasına sorsak belki bize seksen tane dezavantaj anlatacak İstanbul üzerine. Ama yine de sevilmez mi ki bu şehir, yine de aşk gibi hissettirmez mi ki?
Ben biraz Ordu’ya dair yazayım. Ordu’da doğduğum bölge dışında merkez, birkaç ilçe biliyorum bize yakın. Fatsa, Ünye gibi. Ama yine de Ordu, her hâliyle güzel. Öncelikle burada dört mevsim bulunan biri kesinlikle doğasına âşık olur. Fındık, kivi gibi yaygın meyveleri var. Dereleri peki, o muhteşem güzellik, ormanları, yaylaları... Yani kısaca Marmara’da bulunsa çok değerli olacak bir il ama ana şehirlere uzak olduğu için biraz algı dışı kalıyor.
Benim çocukluğumda başlıca geçim kaynağı; tarım ve hayvancılıktı, sonra fındık yaygınlaştı, artık neredeyse tek geçim kaynağı fındık. Ama fındığın bazı sorunları var. Bilenler bilir, bilmeyenler için fındık yılda bir kez toplanan bir bitki. Ama onun yıl içinde çeşitli bakımları var; otunun biçilmesi, bahçeleme yapılması, gübre ve çeşitli bakımlar. Bunlar yapılmadan iyi bir verim alınması söz konusu değil. Aslında bu hâliyle de son derece maliyetli bir üretim tarzı, direkt emek gerektiren bir uğraş. Aynı zamanda dünya fındık üretiminin yüzde 60’ı Karadeniz’den karşılanıyor, buna rağmen hükümetin üreticiye açıkladığı fiyatlar çok düşük. Özellikle küçük üretici ancak yaptığı masrafları karşılıyor. Şu an tam fındık toplama sezonu ama üretici mağdur durumda. Bu tabii sadece Karadeniz’e has bir gerçeklik değil, Türkiye geneli tarım politikaları nedeniyle üretici çok az kazanıyor. Parayı her zamanki gibi aradakiler ve üsttekiler yiyor. Üretici karın tokluğuna yaşarken birileri servetine servet katıyor.
Mesela tarımda çok iyi olduğumuzdan bahsediliyor geçmiş yirmi yıla göre ama sahada gerçekler bu yönde değil. Üretici kan ağlıyor ve para pazarda elden ele değerleniyor. Tarım ekonomisi modeli de zaten böyle bir şey, üretici destekli değil, aracılar ve şirketler destekli. Neyse, güzel Ordumuzda tatil yaparken biraz da buranın sorunlarına dair yazmak istedim.
...................................
İkinci bölümde en son iki roman okudum. Çinli yazarın Yedinci Gün romanıyla, Burhan Sönmez’in İstanbul İstanbul romanı. İkisi de bir yönüyle politik, Yedinci Gün’de bolca Çin’deki sosyal hayatın yoksullaştırdığı hayatlar var. İstanbul İstanbul’da da bir hücrede yaşayan ve her gün işkence gören dört ana karakter var. Bunlar etrafında olay masallara, güncel ve kadim anlatılara uzanıyor. Olayların hep İstanbul’a bir bağının bulunması da İstanbul’u benim gibi kutsamak isteyenler için bir güzel bakış.
........................................................
Yağmur yağıyor geldiğim günden beri, bir haftadır buradayım. İstanbul’da sıcaktan bayılırken burada yağmur altında bir hafta geçirmek, üstelik ağustosta üşümek, iki çorap giymek, mont giymek de cabası. Yağmur imgesi çok güzel. Sanatın her alanında kullanılabilir. Ama şiirimiz için artık çok klişe kaçıyor. Yaratıcı bir formda kullanamıyorsak bir anlamı yok. Yine sevgili de klişe, sevişmek de, anne de, baba da, bu klasik formlar artık klişe eğer ki yeni bir formda ve yaratım tarzıyla söylemiyorsak. Klişe kullanımına çok da karşı değilim aslında ama yapıtın değerini düşürüyor. Yoksa kullanılsın. Sanatta iyiye ihtiyaç olduğu gibi kötüye de ihtiyaç var. Çünkü o zaman iyi fark yaratabilir. Kötü olan, çirkin olan, kusurlu olan, eksik olan, klişe olan da sanat değildir diyemeyiz ayrıca. Sadece tercih etmeme hakkımız var, beğenmeyebiliriz. Zaten ne sanat, ne değil gibi tartışmaya başlarsak da günlerce sürecek muhabbet açılır ama kısaca bize bir evrensellik, bir benlik, bir iyi örgü, bir gerçekçilik duygusu veriyorsa bunlara iyidir demek genel olarak mümkün.
Neyse, şimdilik bu kadar diyelim. İnternet sorunu yaşamazsam, bir dağ başından bu notları bloga yükleyeceğim. Kendimize kalabildiğimiz anları çoğaltmak arzusuyla.
Kitap boyunca bireysel duygulanımlar ile toplumsal meseleler iç içe ilerliyor. “Hayat Filmi: Gönül Hicran’la Doldu” duygusal bir katman oluştururken, “Bir Düşüşün Anatomisi ile Kadın Olmanın Yargılanması” sinemadaki kadın temsillerini ele alıyor. “Ingeborg Bachmann Üzerine Düşünüş” edebiyat ile sinema arasındaki düşünsel ilişkiyi derinleştirirken, “Tereddüt Çizgisi ya da Umudu Yitirmek” modern insanın kararsızlığına odaklanıyor. “Türkiye Kadar Büyüme Hikâyesi: Yurt” kimlik ve aidiyet tartışmasını gündeme getirirken, “Hiçbir Şey Yerinde Değil ya da Şu Bizim Karanlığımız” bireyin iç dünyasına yönelen karanlık bir atmosfer kuruyor.