16 Ağustos 2026 Pazar

YOLU KIRSALA DÜŞEN ŞEYLER ANLATISI

Günler geçer, günler elbette geçer. Geriye sadece sevecen sıkıntımız kalır. Şehirden uzaklaştığınızda ne hissediyorsunuz ya da sizi size bağlayan şehir hangisi? Kendi adıma yirmi beş yıldır İstanbul’dayım, öncesi Ordu. Birçok şehir gezdim ama bu ikisinde yaşamanın verdiği güzellik başka. Diğer şehirlerde bir ay kadar bulunduğum oldu ama hiçbir yeri İstanbul’u sevdiğim gibi sevemedim. İstanbul belki de her şeyin başkentidir. İstanbul’u kutsamak değil derdim, bir başkasına sorsak belki bize seksen tane dezavantaj anlatacak İstanbul üzerine. Ama yine de sevilmez mi ki bu şehir, yine de aşk gibi hissettirmez mi ki?

Ben biraz Ordu’ya dair yazayım. Ordu’da doğduğum bölge dışında merkez, birkaç ilçe biliyorum bize yakın. Fatsa, Ünye gibi. Ama yine de Ordu, her hâliyle güzel. Öncelikle burada dört mevsim bulunan biri kesinlikle doğasına âşık olur. Fındık, kivi gibi yaygın meyveleri var. Dereleri peki, o muhteşem güzellik, ormanları, yaylaları... Yani kısaca Marmara’da bulunsa çok değerli olacak bir il ama ana şehirlere uzak olduğu için biraz algı dışı kalıyor.

Benim çocukluğumda başlıca geçim kaynağı; tarım ve hayvancılıktı, sonra fındık yaygınlaştı, artık neredeyse tek geçim kaynağı fındık. Ama fındığın bazı sorunları var. Bilenler bilir, bilmeyenler için fındık yılda bir kez toplanan bir bitki. Ama onun yıl içinde çeşitli bakımları var; otunun biçilmesi, bahçeleme yapılması, gübre ve çeşitli bakımlar. Bunlar yapılmadan iyi bir verim alınması söz konusu değil. Aslında bu hâliyle de son derece maliyetli bir üretim tarzı, direkt emek gerektiren bir uğraş. Aynı zamanda dünya fındık üretiminin yüzde 60’ı Karadeniz’den karşılanıyor, buna rağmen hükümetin üreticiye açıkladığı fiyatlar çok düşük. Özellikle küçük üretici ancak yaptığı masrafları karşılıyor. Şu an tam fındık toplama sezonu ama üretici mağdur durumda. Bu tabii sadece Karadeniz’e has bir gerçeklik değil, Türkiye geneli tarım politikaları nedeniyle üretici çok az kazanıyor. Parayı her zamanki gibi aradakiler ve üsttekiler yiyor. Üretici karın tokluğuna yaşarken birileri servetine servet katıyor.

Mesela tarımda çok iyi olduğumuzdan bahsediliyor geçmiş yirmi yıla göre ama sahada gerçekler bu yönde değil. Üretici kan ağlıyor ve para pazarda elden ele değerleniyor. Tarım ekonomisi modeli de zaten böyle bir şey, üretici destekli değil, aracılar ve şirketler destekli. Neyse, güzel Ordumuzda tatil yaparken biraz da buranın sorunlarına dair yazmak istedim.

...................................

İkinci bölümde en son iki roman okudum. Çinli yazarın Yedinci Gün romanıyla, Burhan Sönmez’in İstanbul İstanbul romanı. İkisi de bir yönüyle politik, Yedinci Gün’de bolca Çin’deki sosyal hayatın yoksullaştırdığı hayatlar var. İstanbul İstanbul’da da bir hücrede yaşayan ve her gün işkence gören dört ana karakter var. Bunlar etrafında olay masallara, güncel ve kadim anlatılara uzanıyor. Olayların hep İstanbul’a bir bağının bulunması da İstanbul’u benim gibi kutsamak isteyenler için bir güzel bakış.

........................................................

Yağmur yağıyor geldiğim günden beri, bir haftadır buradayım. İstanbul’da sıcaktan bayılırken burada yağmur altında bir hafta geçirmek, üstelik ağustosta üşümek, iki çorap giymek, mont giymek de cabası. Yağmur imgesi çok güzel. Sanatın her alanında kullanılabilir. Ama şiirimiz için artık çok klişe kaçıyor. Yaratıcı bir formda kullanamıyorsak bir anlamı yok. Yine sevgili de klişe, sevişmek de, anne de, baba da, bu klasik formlar artık klişe eğer ki yeni bir formda ve yaratım tarzıyla söylemiyorsak. Klişe kullanımına çok da karşı değilim aslında ama yapıtın değerini düşürüyor. Yoksa kullanılsın. Sanatta iyiye ihtiyaç olduğu gibi kötüye de ihtiyaç var. Çünkü o zaman iyi fark yaratabilir. Kötü olan, çirkin olan, kusurlu olan, eksik olan, klişe olan da sanat değildir diyemeyiz ayrıca. Sadece tercih etmeme hakkımız var, beğenmeyebiliriz. Zaten ne sanat, ne değil gibi tartışmaya başlarsak da günlerce sürecek muhabbet açılır ama kısaca bize bir evrensellik, bir benlik, bir iyi örgü, bir gerçekçilik duygusu veriyorsa bunlara iyidir demek genel olarak mümkün.

Neyse, şimdilik bu kadar diyelim. İnternet sorunu yaşamazsam, bir dağ başından bu notları bloga yükleyeceğim. Kendimize kalabildiğimiz anları çoğaltmak arzusuyla.

25 Haziran 2026 Perşembe

Türkiye’nin kaderi ve biz

Türkiye’nin kaderi ya da kaderimiz Türkiye olanlar için bir hayli kritik günlerden geçiyoruz. Görünen kavgada CHP’ye mutlak butlan atanması söz konusu ve buradan başlayan tartışmada CHP yol ayrımında. Özgür Özel’in yönetiminde yeni parti iddiaları gündemde, çünkü Kemal Kılıçdaroğlu koltuğunu bırakmaya hevesli değil. Bunlar bize gösterilen gerçekler. Ama arka planda Türkiye, ABD güdümünde yeni bir bölgesel role hazırlanıyor. Bu rolün içinde Türkler, Kürtler ve Araplar var. Bir federasyon devletler bütünü mü söz konusu olacak ya da merkez noktası Türkiye olan bir devletler bütünü mü, şu an detaylara vakıf değiliz. Ama görünen o ki; Türkiye, Irak ve Suriye önümüzdeki günlerde daha çok yakınlaşacak ve ortak mutabakat alanları olacak.
Buradan bakınca içerideki tartışmanın sadece görünen bir gerçekten ibaret olmadığı anlaşılıyor. Bölgesel rolümüz ve konumumuz değişecek gibi. CHP ise bunun karşılığında Misak-ı Millî’de kalma taraftarı gibi duruyor. Bunlar gelecek günlerde detaylarına daha vakıf olabileceğimiz konular. Ama şu an için önümüzde böyle bir gerçek var. Tabii burada dış politikada etkili İsrail’in İran saldırısı ve Gazze’de ve bölgede kendine düşman istememe stratejisi de öne çıkıyor. Bölgesel gerçekler de Türkiye’yi Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında farklı bir gerçekliğe zorluyor.
İçerideki ikinci en önemli konu maddesi de Kürtlerle barış, bunun yasalarını da bölgesel zorluklar belirliyor. Türkler bir sabah uyanıp Kürtlere de çok kötü davranıldı diye bir uyanış yaşamadı elbette. Birinci aşamada Kürt mücadelesinin etkili bir şekilde sürekli devam etmesi yer alıyor. İkinci aşamada Türkiye artık kalıbına sığmıyor. Kalıbına sığmamak biraz şöyle; iktidar toplumsal refleksleri görmezden gelerek daha fazla kendine manevra alanı açamıyor. Burada bir tıkanmışlık söz konusu. Barış kıymetli bir mevzu olmakla birlikte, halk arasında tamamen eşitlikçi bir düzleme çekilmesi uzun yılları bulabilir. Bu daha çok siyasal Kürtlerin devletle senkronize hareket etme isteğinin bir meyvesi gibi.
Tom Barrack’ın ısrarlı açıklamaları, bazen iktidar kanadından yapılan açıklamalar, yeni Osmanlı özlemi gibi güncel konular bizim de Türkiye kaderimiz üzerinde yeni bir gerçekliğe hazırlandığımızın bariz işaretleri. Elbette siyasetçiler devlet adına ve mutlakiyetçi bir bakış açısıyla konuşuyorlar. Bunlar daha çok toplumun farklı katmanlarında tartışılmaya açılmalı. Entelektüelinden esnafına herkesin söz alabileceği bir çizgi söz konusu olmalı. Eğer ki söz konusu ülkenin kaderiyse.
Yüzyıllık cumhuriyet geleneğimizin bazı gerçekleri kaldırmadığı ve taşımadığı artık açık. Ama bunun yolu cumhuriyetin mirasını reddetmek değil, ona sahip çıkarak üzerine yeni gerçeklikler eklemek. Benim gördüğüm gerçekler, kabaca böyle. Bizim için de üzerine tartışmaya ve düşünmeye değer konular. Siyasetçiler hep bir jakoben tavır benimser ama sonunda halkın bakışı mevzuya yön verir. O yüzden bu konuların ısrarla gündemde tutulması gerekiyor diye düşünüyorum.

..............................................

Kitaplardan söz edeceksek; Umur Talu’nun Edepli Edepsiz Beyoğlu anlatısını okudum. İstiklal’den Karaköy’e Beyoğlu’nu sokak sokak gezen anlatıda, Beyoğlu ilginiz varsa çok da uzak olmayan anlatılar söz konusu. Okuması son derece keyifli olan bu kitabı tavsiye ederim.
İkinci kitap Osman Çakmakçı’dan. Günümüz şiirinin tartışmalı eleştirmeni Çakmakçı, Bozkırdan İşaretler: Bir Kurama Doğru anlatısında ağırlıklı olarak 80 kuşağını ve 2000’ler şiirini ele alıyor. Çakmakçı’nın birçok temel bakış açısına katılmak mümkün. En dikkat çeken ayrımlarının başında organik şiir ve sentetik şiir ayrımı geliyor. Yapılan şiire sentetik şiir derken, içsel olan şiire organik şiir diyor. Divan şiirine sentetik şiir derken halk şiirine organik şiir diyor. Listeyi biraz daha uzatıyor.
80 şiirine hep yapılan o eleştiri, çağın şartları ve Türkiye gerçeğinde 70’lerin mirasından uzak, sadece benlikleri etrafında bir şiir ördükleri gerçeğine dair anlatıları var. Aslında 2000 sonrası yazılan şiirde de 80 etkisi çok bariz. Kendi adıma epik dilim biraz daha 70’lerin toplumcu şiirini çağrıştırsa da güncel şiirin havzasının parçalanan özne üzerinden ilerlediği gerçeği de aramızda dolanıyor. Peki ne yapmalı da şiir biraz daha halkın gerçeği olmalı? Bunun üzerine elbette farklı bakış açılarıyla düşünüyorum. Ama kaygım estetik havzayı kaybetmeden yeni bir dil inşa edebilmek. Umarım üçüncü kitabım bu gerçekliğe doğar.

........................................

Filmler arasında; benim son izlediklerimde en sevdiğim İfşa Günü oldu. Ütopik ve aksiyon dolu. Şu an vizyonda, bakabilirsiniz. Bunun dışında Robin Hood’un Ölümü var. Robin Hood bir efsane, ona bakış da önemli elbette. Saplantı da fena film değil; aslında film bile değil ama tartışmaya açtığı konu güzel.
Ben yazarken biraz yoruldum da burada bitireyim. İçten gelen başka zamanlarda görüşmek dileğiyle.
 
 
 

8 Mayıs 2026 Cuma

YENİ KİTABIM VİZÖRE TUTULMAK ÇIKTI

 Zeynep Karaca’nın Sinematografik Bakışı “Vizöre Tutulmak”

Fabrik Kitap Etiketiyle Yayımlandı

Şair Zeynep Karaca’nın yıllara yayılan sinema yazıları, denemeleri ve söyleşilerinden oluşan “Vizöre Tutulmak”, Fabrik Kitap etiketiyle okurla buluştu. Eser, bireysel hikâyelerden toplumsal meselelere uzanan kapsamlı içeriğiyle edebiyat ile sinema arasında güçlü bir düşünce hattı kuruyor.

Türk şiirinin güçlü isimlerinden Şair Zeynep Karaca’nın sinematografik bakışını ve uzun yıllara yayılan düşünsel üretimini bir araya getiren “Vizöre Tutulmak”, Fabrik Kitap etiketiyle yayımlandı. Şiirdeki etkili dili ve eleştirel yaklaşımıyla tanınan Karaca, bu eserinde sinemayı yalnızca bir anlatı biçimi olarak değil, hayata bakmanın, toplumsal meseleleri yorumlamanın ve bireysel deneyimi çözümlemenin bir aracı olarak ele alıyor. Birçok dergi, gazete ve çevrim içi mecrada yayımlanan metinlerin bir araya geldiği kitap, yazarın sinema düşüncesini bütünlüklü bir yapı içinde sunuyor.

Karaca’nın kaleminde sinema, yalnızca izlenen bir alan değil; aynı zamanda hayatın karmaşasını anlamaya yarayan bir düşünme biçimi olarak öne çıkıyor. “Vizöre Tutulmak”, gündelik hayatın sade ayrıntılarından yola çıkarak bireysel hikâyeleri, toplumsal tartışmaları ve kültürel çözümlemeleri bir araya getiriyor. “Bir Misafirliğe Giden Elmalar” başlığıyla başlayan bu düşünce yolculuğu, kısa sürede toplumsal cinsiyet tartışmalarına uzanıyor. “İnşallah Erkek Olur da Kadın Olma Zorluğunu Yaşamak Zorunda Kalmaz” ifadesiyle kadınlık deneyimi üzerinden kurulan sorgulama, sinemanın bireysel anlatıları toplumsal tartışmalarla buluşturma gücünü ortaya koyuyor.

Kitap boyunca bireysel duygulanımlar ile toplumsal meseleler iç içe ilerliyor. “Hayat Filmi: Gönül Hicran’la Doldu” duygusal bir katman oluştururken, “Bir Düşüşün Anatomisi ile Kadın Olmanın Yargılanması” sinemadaki kadın temsillerini ele alıyor. “Ingeborg Bachmann Üzerine Düşünüş” edebiyat ile sinema arasındaki düşünsel ilişkiyi derinleştirirken, “Tereddüt Çizgisi ya da Umudu Yitirmek” modern insanın kararsızlığına odaklanıyor. “Türkiye Kadar Büyüme Hikâyesi: Yurt” kimlik ve aidiyet tartışmasını gündeme getirirken, “Hiçbir Şey Yerinde Değil ya da Şu Bizim Karanlığımız” bireyin iç dünyasına yönelen karanlık bir atmosfer kuruyor.

Eserde bireysel anlatılar, toplumsal hafızaya açılan bir çizgi izliyor. “Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri ya da Savruk Öfkemiz” toplumsal kırılmaları hatırlatırken, “Yuva’mızda Neler Var?” içe dönüşü simgeliyor. “Aranan Cennet Burada Da Yok” arayışın sürekliliğini vurgularken, “Bir Özgürlüğe Kaçış Hikâyesi” sinemanın kaçış imkânı sunan yönünü öne çıkarıyor. “Bisiklet Hırsızları: Hırsızlık Tercih Mi, Zorunluluk Mu?” etik bir soruyu gündeme getirirken, “Savaşların Utancı’na Dair” insanlığın ortak travmalarına odaklanıyor. Bu metinler, sinemanın toplumsal gerçekliği anlamaya yönelik güçlü bir düşünce aracı olduğunu ortaya koyuyor.

Karaca’nın metinlerinde modern dünyanın eleştirisi de geniş bir yer buluyor. “Modern Dünyanın İşleyişi Üzerine Kurulmuş Birçok Cümle” çağın hızını analiz ederken, “Türkiye’li Olmanın Siyaseti: Nasipse Adayız” politik bir tartışma zemini oluşturuyor. “Vicdan ve Sistem: İki Şafak Arasında” birey ile düzen arasındaki gerilimi incelerken, “Dışarıda Yağmur Var, İçeride Kurak Günler” modern insanın ruhsal boşluğunu ifade ediyor. “Sıradan Yaşam Out, İlgi Manyaklığı In” başlığı ise çağın görünürlük arzusuna eleştirel bir yaklaşım getiriyor.

Kitap, sinema tarihine ve kültürel belleğe de geniş bir alan açıyor. “Varda’nın Gözünden Varoluşa Dair Anlar” sinema tarihine şiirsel bir bakış sunarken, “İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek ya da Türkiye Kadar Çiçek” şehir, bellek ve kimlik ilişkisini ele alıyor. “Hanım: Hepimiz, Aynı Yalnızız!” ortak yalnızlık duygusunu görünür kılarken, “İçimizi Isıtan Bir Mücadele: Laskar Pelangi” umut temasını öne çıkarıyor. Bu metinler, sinemanın yalnızca estetik bir alan değil, aynı zamanda kültürel hafızayı taşıyan bir anlatım biçimi olduğunu vurguluyor.

Eserin dikkat çeken bölümlerinden biri de sinema dünyasının önemli isimleriyle gerçekleştirilen söyleşilerden oluşuyor. Derviş Zaim’den Senem Tüzen’e, Ali Taşçıyan’dan Belkıs Bayrak’a ve Emine Yıldırım’a uzanan röportajlar, sinemanın üretim süreçlerine dair kapsamlı bir perspektif sunuyor. Bu söyleşiler, sinemanın yalnızca izlenen değil, aynı zamanda düşünsel üretimin bir parçası olan bir alan olduğunu hatırlatıyor. Karaca’nın soruları ve değerlendirmeleri, sinema üzerine yapılan tartışmalara yeni bir bakış açısı kazandırıyor.

Kitabın son bölümünde politik ve varoluşsal temalar öne çıkıyor. “Savaş Üstüne Savaş: Bu Çağda Devrim Rüyası Görmek!” çağın politik gerilimlerini tartışırken, “Senden Geriye Kalan: Filistin İçin Bir Uzun Anlatı” vicdani bir tanıklık sunuyor. “Sırat: Bu Hayatın Sonu Nereye Çıkıyor?” varoluşsal bir sorgulamaya kapı aralarken, “Kuru Otlar Üstüne: Birkaç Düşünüş” kitabın düşünsel çerçevesini tamamlayan bir kapanış niteliği taşıyor.

Fabrik Kitap etiketiyle yayımlanan “Vizöre Tutulmak”, edebiyat ile sinema arasında kurduğu güçlü bağ, şiirsel dili ve kapsamlı içeriğiyle öne çıkıyor. Zeynep Karaca’nın sinemayı bir düşünme biçimi olarak ele aldığı bu çalışma, bireysel hikâyelerden toplumsal meselelere, sinema tarihinden güncel tartışmalara uzanan geniş bir düşünce alanı sunuyor. “Vizöre Tutulmak”, hayatın karmaşasını anlamak için vizöre tutunmayı öneren, kadrajı daraltarak gerçeği daha berrak görmeye çağıran bütünlüklü bir düşünce metni olarak dikkat çekiyor.

ŞEYLER VE ANLATI BOYUTU

ŞEYLER VE ANLATI BOYUTU
 
Dünyadaki varlığımızı anlamlandıran gerçek nedir? Bunun üzerine insanlık tarihi boyunca düşünülmüş, insan mutluluğu için yaşar, aile saadeti için yaşar ya da maddi olarak rahat bir hayata ulaşmak için yaşar gibi öne çıkan varsayımlar var. Ama kişisel noktadan toplumsal noktaya uzanan süreçte; varlık amacımızı anlamlandıran birçok nokta var. İster din kaynaklı olsun, ister ideoloji hepimizin hayal ettiği başka bir dünyada yaşamak. Daha adil, daha eşit ve daha insani oluşa yakın bir dünya bu. Bunu başarabilmiş değiliz elbette yeryüzüne baktığımız zaman. Ulaşılamayan maddi kaynaklar, sosyal hayatın içindeki eşitsizlikler bütün bunları doğası bizi bir gerçekle yüzleştiriyor. İnsani oluşta bir şeyler yanlış gidiyor. Evet devletler ve toplum nezdinde bir şeylerin yanlış gitmesini mevcut dünya sistemi ile açıklamak mümkün. Peki kişisel olandaki yanlışlar da dünyanın bu doğasıyla mı ilgili gerçeği var aklımda. Bana öyle geliyor ki; daha iyi bir dünyada yaşasaydık, daha iyi kişilikler olacaktır. Yani çalışma koşullarından, üretim ilişkilerine kadar, konumlandırılmış haldeyiz. Sürekli bir emek mücadelesi ama bu mücadele de insani bir yaşam süreceğimizin garantisi yok. Aramızda şansı yaver gidenler dışında, uygun yaşam formu, sürünmek. Bütün bunları mevcut dünya sisteminden ayrı düşünemiyoruz elbette. Kadın ve erkek olarak eşit ilişkiler kuramamak, iş ilişkilerinde eşit şartlara ulaşamamak ve toplumda sadece baskın grupların hayatın geleceğine yön verme gerçeği. Bütün bu sıkışmışlığın içinde neyi bulacağız. Sürekli bitmeyen bir yolculuk olarak kendini arayan insanın da tehlikesi, bu oluşun bir parçası. Eğer ki, kendinden çıktığı yolculukta sonu, hayatın doğasına ve toplumun gerçekliğine açılmıyorsa. Bizi anlamlandıran şeyleri, hobiler ve beklentiler olarak çoğu zaman kişisel görme eğilimimiz var. Halbuki gözlerimizin önündeki hayatta, işler hiç bu kadar da kişisel değil. Uyanmamız gerekiyor belki de, bir derin uykudan ve kendimiz masalından. Yeryüzünü düşündüğümüzde hiçbir şeyin iyiye gitmiyor olması gerçeği karşısında sadece bir bitki gibi arzuları peşinde koşan canlılar olarak var olmak bize acı vermeli, keder vermeli ve bizi sarsmalı diye düşünüyorum. Belki de ben bir başkasıyımdır. Düşünelim istedim biraz, varlık amacımız, sonsuz arzular ve dünya gerçekliğimiz üzerine.
...................................

Çağımızın büyük şairi Eliot’ın Şiir Eleştirisi Üzerine Denemeler kitabını okuyanlar vardır. Orada eleştirmenleri incelediği bölümler var. Eğer samimiyse, kişisel izlenimlerini yasalar haline getirmek, bir insanın en büyük çabasıdır notuyla açılıyor. Şiir konuşulduğu zaman son yıllarda sıklıkla duyduğumuz bir gerçek var. Eleştirmen azlığı ya da yapılan eleştirilerin çoğunun metni yüceltmeye dönük olması noktasında. 2020’li yıllar için böyle bir azlık söz konusu gibi ama bir gerçek daha var ki; sosyal medya araçları üzerinden insanlar fikirlerini kolayca ifade ediyor. Bir eseri, beğenip beğenmediğini, önemli bulduğu noktaları falan yazıyor. Bir metinsel çaba olarak eleştiri elbette gerekli. Kendi boyumuzun ölçüsünü görmek için. Ama çok eleştirilmek de bir şeyin ölçüsü değil. Burada iki sorun daha var, birincisi geçmiş yıllara kıyasla daha fazla eserin piyasaya çıkması. İkincisi eserinizin linç unsuru olması. Birincisinde daha fazla eser yayınlandığı için, üzerine düşünülen eserler sınırlı kalabiliyor. Mekan ve imkan açısından. İkincisi sosyal medyayla ilgili. Sizin bir bakışınız linç unsuru olabiliyor. Bu ne kadar sağlıklı bilmiyorum. Ama temelde artık bu dönüşüm çağında; eleştirinin de yerini sosyal medya araçlarına bırakacağını düşünüyorum. Kısa videolar, üzerine yazılmış bir kaç satırlık X paylaşımları gibi. Zaten metinle sürekli iletişim halinde olanlarda çok gözlemlenmese de genel kamu açısından uzun anlatılara tahammül de azaldı.
.......................................

Bahsetmek istediğim film ise Düşüşün Tınısı. Bu sıralar MUBİ’de gösterimde. Güncelde üzerine konuşulan yapımlar arasında Sarı Zarflar ve The Drama da var ama onlar üzerine yazdığım için, tekrar olsun istemiyorum. Düşüşün Tınısı, üç dört kuşak bir arada yaşayan kadınların hikayesi. Kadınlar gözünden nesillerin geçişi. Burayı besleyen arzular ve yaşamlar bulmak film boyunca mümkün. Filim dili biraz sürreal kurgulanmış, o açıdan da imgesel yoğunluğu fazla. Arada da yaşama dair iyi cümleler bulmak mümkün. Merak edenler bakabilir. 

25 Şubat 2026 Çarşamba

ŞEYLER ANLATISINA DAİR


Hakikat diye bir keleme var, hayatımızda epeyce bir yer işgal ediyor. Gerçeklik diye de çeviriyoruz ama tam olarak nedir bu gerçeklik? Hatta felsefi tartışmalarda 2000 sonrası için hakikat sonrası çağ denmeye başlandı. İnsanın hakikatinden yola çıkıp günümüze uzanan süreçte sanırım herkes bu kelimeye farklı bakmış. En temelde şey diyoruz, bir olayın ya da olgunun gerçeklik sınırları. Bu sınırı ne belirliyor peki, neye gerçek ya da neye gerçek dışı diyoruz. Belki uzun bir mevzu. Ya da büyük alanda felsefenin konusu. Bunu düşünürler tartışadursun. Bizim içinse hakikat daha temel bir şey. Daha çok ikili ilişkilerimizde ortaya çıkıyor. X kişinin gerçeği derken, ona dair birçok veriden yararlanıyoruz. Bize anlattığı hikayeler, birlikte yaşadığımız olaylar ya da onun hayalleri. Birinin hakikatini tam anlamıyla kavramak ne kadar mümkün peki. Yanınızda yıllarca yaşayan birini tam manasıyla tanımış oluyor muyuz. Ya da yapıtları aracılığıyla bize yansıyan sanatçıları. Onların tam bir portresine ulaşmamız ne kadar mümkün. Bütün bunlar etrafında elimizde varsayımlar kalıyor. Göreceli bir okumaya tabi tutuyoruz sanatçıyı, bu aslında iyi bir şey. Çünkü yapıtı aracılığıyla anlattıklarının dışında biz onda yeni manalar buluyoruz. Belki de çoğu bizim tahayyülümüz. Belki de o sanatçıda bunların hiçbiri yok. Bizim kendi gerçekliğimiz üzerinden başkasını adlandırma biçimimiz olup biten her şey. Ben genelde metin odaklı okumalara açık biriyim, kişinin metin dışında kalanlarını merak ediyorum elbette ve onların da bize bir şey söylediğine inanıyorum. Ama aslolan sanatçının eseridir. Geçtiğimiz zaman içinde şöyle metafizik bir an yaşadım. Yorulmuştum ve uyumadan önce Tanrı’ya neden diye sordum. Bu soru beni o kadar boğmuş olmalı ki; bir rüya gördüm. Rüyamda gözüme bir çizik atılıyordu. Gözüm adeta görme yetisini kaybediyordu. Bu işlem olup biteni daha iyi görmem için yapılıyormuş. Sadece şöyle diyordum, bu gözümdeki kayıp kalıcı olursa nasıl kitap okuyacağım. Sonra gözüm birden eski haline geri dönüyordu. Ama rüyada operasyon geçirdi. Adeta Luis Bunuel’in Endülüs Köpeği’ndeki sahne gibi. Bu rüyadan çok etkilendim, peki artık daha mı net görüyorum. Burası başka bir zamanın konusu.
.....................................

Ramazan ayı içindeyiz. Ramazan’a dair en güzel yazıları şüphesiz Samanyolunda Ziyafet kitabıyla Sezai Karakoç yazmıştır. Ben her Ramazan ayına girdiğimizde ise, ilk orucuma gidiyorum. Sanırım dokuz yaşımdaydım ve mevsim kıştı. Gecenin bir vakti beni sahur için uyandırırlardı. Babam, ablam ve babaannem olurdu o sofrada. Annemi hatırlamıyorum, yeni ölmüş olmalı. O sahurlar özellikle sobanın yandığı odada olurdu. O sıcaklık bende ilk sevinçti. Belki bu sahnenin samimiyetinden Ramazan’ı hep pozitif hatırlıyorum. Bir sevinçti ve gerçekten kaplıyordu içimizi. Yıllar geçti büyüdük ama hala ilk orucun bana kattığı samimiyet bugün bile Ramazan sevincim arasında. O sofralarda neler olurdu bilmiyorum ama babaannem çok güzel yemekler yapardı. Babaannem Gürcü’dür, bizim evin mutfağı o yüzden biraz da Gürcü mutfağıdır. Onun lezzetli yemekleri, sobanın sıcaklığı, o kış gecelerinin unutulmazları arasındaydı. Tanrı zaten bende hep sıcaktır, belki böyle güzel hatıralardan. Ramazan bitmeden yazarsam tekrar başka anektodlarda eklerim, çocukluğumdan. Bir de Sezai Karakoç’la yapılan iftarlar çok güzeldi, iftara kısa süre kala herkesin yemeği var mı diye tek tek sorardı. Partinin alt katında yaşayan muhtaç bir aile vardı, oraya iftar gitti mi diye sorardı. Orada da yemekler genelde lezzetli olurdu. Çocukça yaşadığım o Ramazan sevincinin eskimez bir duygu olduğunu Sezai Karakoç’la iftar yaparken de hissederdim. Bu belki de Tanrı armağanıdır, bilemem.
..................................

Geçen hafta Sırat filmini izledim. Hala MUBİ’de gösterimde diye biliyorum. Sırat konusu itibariyle çok bir olay barındırmayan bir anlatı. Fas’ta müzik festivaline giden ve beş aydır kendinden haber alınamayan kızını, küçük oğluyla birlikte aramakta olan bir babanın hikayesi. Filme belki başka bir göz okumayla yaklaşmak bize kendini açıyor. Daha çok tasavvufi bir öğreti gibi duran anlatı karşısında, İslam’dan tanıdık olduğunuz öğeleri bulmak mümkün. Meşhur anlatı olan sırat köprüsü metaforuyla yola çıkan hikaye; yolda olmak, arayış, dünya hayatı, sonunda kayıplar ve gerçekler üzerine düşündürüyor. Sizde belki kendi dini bilginiz etrafında bakabilirsiniz. Felsefi olarak bir mesajı varsa da, şey olabilir; dünyanın amacı mutlak yoklukta sonumuzun ne olacağıyla mı ilgilidir. İzleyin ve kendi deneyim ve öğretilerinizden anlamlarını bulun derim. Bu haliyle birçok çağrışıma açık bir yapım.
 
  

4 Ocak 2026 Pazar

ŞEYLER VE BAZI ANLATILAR

 ŞEYLER VE BAZI ANLATILAR
 
Hikaye anlatmaya neden ihtiyaç duyarız. Bunu metinsel bazda düşünmeden önce; insan ilişkilerinde ele alalım mesela. Birbirimizle konuşurken, anlattığımız olaylar belirli hikayeler etrafında döner. Anılarımız ya da ortak yaşantımız bir süre sonra bir hikaye konusudur. Bu bize has bir olay örgüsü değil, insanlık var olduğu günden beri yaşam hikayelerle devam ediyor. Sadece eski yüzyıllarda yazı bu kadar yaygın değilken insanlar birbirlerine hikayeler üzerinden iletişim kurar, bağlanırmış. Halk arasında bu; masal anlatıcılığı olarak da yaygınlaşmış. Doğunun kadim metinlerinden olan Binbir Gece Masalları da sözlü kültürün bir sonucu. Tabi tahmini yüz yıldır yazının bu kadar yaygınlaşması, hayatımızda sözün değerini düşürdü. Biz artık metinler aracılığıyla hikaye anlatıyoruz. Metin devreye girince kurgusal olma payı da var. Çünkü yüzyüze konuşurken biri size bir şey anlattığında doğru ya da yanlışsa buna inanmanız ya da inanmamamız, o an çözülecek bir konudur. Ama metinde anlatılan bir hikayenin gerçekliği hakkında her halde herkesin kafası karışıktık. Üstelik yazar iyi bir üsluba sahipse. Peki kurgusal olmak bu kadar kötü bir şey midir? Neden bir olayın bir doğru bakış açısı olsun. Bir başka biri onu dünyasında başka türlü hayal edemez mi? Burada belki etik olmayan bir işlev var, gerçeklik kaygısı. Hani hayatımızda dürüst ve gerçeğe yakın olmayı daha etik ve insani buluruz ya, belki metin üzerinde gerçekle oynanılması bizim inancımızı zedeleyebilir ama yine de bir yazarın iyi olup olmadığını bana soracak olursanız; anlattığı olay kurgu da olsa, kafanızda sizi soru işaretleri ve şüphelerle baş başa bırakıyorsa, bence iyidir. Hikaye konusunda söylemem gereken bir başka şey de birbirimize hikayeler aracılığıyla bağlı olduğumuz gerçeği. Iki duygudan ya da fark etmez iki insani ilişkiden bahsedeceğimiz zaman hemen hikayelere bakarız. Bir iz, bir birliktelik bir geçmiş, bir bağ ararız. Çünkü bu bağlanmanın yaşamsal formudur. Ayrıca hikaye sadece edebiyatta değil, sinemada da çok yaygın kullanılan bir anlatı biçimi. Belki şiir, resim gibi sanatlarda oranı biraz daha düşük. Neyse yaşamaya, hikaye biriktirmeye hikayelerden dünya inşa etmeye devam çünkü ancak böyle insan olduğumuzu anlarız.

......................................

Birkaç gündür Sartre’ın Baudelaire anlatısına bakıyorum. Kısa bir kitap, Baudelaire üzerine Walter Benjamin de Pasajlar’da anlatıyor ama Sartre; daha varoluşsal bir noktadan ele alıyor onu. Dünya şiirinin büyük dehası olarak bildiğimiz Baudelaire’in yaşam öyküsü etrafında, dünyaya söylemek istediklerine Sartre’ın da söyleyecekleri var. Öncelikle onu kişisel hayatının çıkmazlarında bir arayışçı olarak ele alıyor. Afyon kullanması, kadınlarla düşüp kalkması gibi ruhunun açmazlarında ortaya çıkan şeyin, onun düşünsel çıkmazları diye bakıyor Sartre. Şiir elbette ya da daha doğru bir ifadeyle iyi ve güçlü şiirin yolu dehadan geçer. Modern dönemde şair dediğimiz kişi de; aslında sıkışmış olan, açmazları olan ya da büyük yanılgılar etrafında hayata bakanlardır. Belki de mükemmel hayatların iyi şiirleri yoktur desek, haksızlık etmiş olmayız. Şair kendine ve hayata karşı büyük kayıp kapıları bulunandır da diyebiliriz. Sartre da bize, hayata karşı krizlerle dolu bu varlığın, aramızda dolanırken nelerden etkilenerek bu yaşamı inşa ettiğine dair doneler sunuyor. Meraklısı okuyabilir.

.......................................

Bir haftadır falan film izlemiyorum. En son Avatar ve Hind Rajab’ın Sesi’ne gittim. Hind Rajab’ın Sesi, Gazze’deki dram üzerine bir anlatı. Henüz anaokuluna giden bir kız çocuğunun İsrail saldırıları karşısında Kızılay yetkilileriyle yaptığı bir konuşmanın dökümü. Trajik olan filmdeki ses kayıtlarının gerçek bir olaydan alınmış olması. Gazze elbette belki önümüzdeki yüzyıl boyunca konuşacağımız bir konu. Belki de çağın hafızasını düşününce, hemen unutulacak bir konu. Balık hafızalı bir çağda yaşadığımız için trajedilerin de ömrü kısa oluyor. Hatırlamaya ve gündemde tutmaya devam eden bir çabamız olmalı diye düşünüyorum.
..............................

16 Aralık 2025 Salı

SAYIKLAMALAR VE ŞEYLER

 SAYIKLAMALAR VE ŞEYLER
 
 
Tarih yazımıyla ilgili hep bir söylem vardır. “Yanlı tarih” yazımı diye. Aslında bu bakış doğrudur. Biz bugün Osmanlı’nın, Selçuklu’nun, Bizans’ın ya da Antik Dönem yazılarını okurken hep kazananların dilinden okuruz. Hatta Osmanlı ile ilgili eleştirilerin başında şey gelir; yüzyıllarca yer yüzüne hakim olmuştur ama bu tarihi bütün boyutlarıyla kayıt altına almamıştır. Bunda tabi ki; yazılı tarihin güncel bir konu olmasının da anlamı var. Bizim bildiğimiz eski çağda insanlar sözlü anlatım üzerine hayatlarını inşa ediyorlar. Sözlü anlatım bütün masalların ve destanların da konusu. Hatta hala bazı masalların ülkenin farklı yerlerinde içeriği değiştirilerek anlatıldığını biliyoruz. Bütün bunlar ekseninde tarihin yansız olması, kaçınılmaz. Günümüz de ise tarih anlatımı daha çok eski belgeler üzerinden ilerliyor. Ya da bazı romanlarda kurgusal olarak yer alıyor. Bütün bunlar tarihin önemini ortaya koyarken, aslında bir noktada da bizi düşündüren bir olay. Eğer öteki olanların tarihi yazılmadıysa bilmiyorsak bunu; nesnel bir gerçeklikle karşı karşıya olduğumuz söylenebilir mi. Mesela tarihimizde güçlü kadın figürler var bu Osmanlı’da da böyle Cumhuriyet’te de böyle hatta eski Türklerde de böyle. Ama sanki sayfalarca, hükümranlar anlatılırken sadece bir yardımcı olarak kadın anlatısına denk geliyoruz. Yine mesela eski Türklerde bir sürü hükümdar sayıyorken sadece kadın olarak Tomris Hatun’dan bahsedebiliyoruz. Osmanlı’da da kadın sultanlar var. Hatta o kadar ki, bir dönem Hatice Turhan Sultan devleti yönetiyor. Bütün bunlarla baktığımızda, kadınlar her zaman hayatın içinde ama hikayeleri ya yazılmamış ya az yazılmış ya da iktidar erkinin içinde ne kadar varsa o kadar yazılmış. Neden bunları düşünüyorum peki, tarihin burasında; çünkü Cumhuriyet dönemi kadınları olarak bir hikaye inşa edeceksek, buralardan kadınların hikayelerini çıkarmamız gerekiyor.
..................................
Geçtiğimiz günlerde Haşim Şahin’in bir kitabı çıktı. Bir Derviş Üç Veli isimli. Hacı Beştaş-ı Veli, Ahi Evren ve Yunus Emre’ye odaklanıyor. Böyle kitaplar okumuşsunuzdur ama genellikle velileri yüceltirler ya da insan üstü varlıklar gibi anlatırlar. Bu kitap olaya bir tarihçi gözüyle bakıyor ve okuması da keyifli. Önce dönemi ele alıyor. Aslında bu üç ismin yaşadığı dönem İslam toplumunun düşünsel açıdan en bereketli dönemi. Selçuklu’nun yıkıldığı ve Osmanlı’nın kuruluşuna uzanan bir dönem. Anadolu’da Moğal istilalarının yoğunlaştığı bir dönem. Böyle bir ortamda; Mevlana, İbn-i Arabi gibi isimler  de var. Belki de tasavvuf tarihine bakarken önemsenmesi gerekenlerden biri de böyle zorlu bir dönemde bu insanların varlık gösterip günümüzü bile etkileyen boyuttta olmaları. Yunus Emre’nin bir beyiti ile konuyu bağlayalım: “İşitin ey yarenler aşk bir güneşe benzer/Aşkı olmayan gönül misal-i taşa benzer”. Bu da böyle.
...................................
Dün bir film izledim. Üzgünüm, Bebeğim. Eva Victor imzalı yapımda, bir kadının öyküsüne değiniliyor. Baş karekteri aslında ilk gördüğümüzde mutlu, öğrenci, tezini yazıyor ve o sıralarda tez danışmanının cinsel istismarına maruz kalıyor. Bunun ardından gelen süreçlere odaklanan film, Agnes’in tramvayla başa çıkma yöntemleri üzerine bizi düşündürüyor. Agnes, son derece yetenekli ve başarılı bir kadın, hatta bu yönünü üniversitede yer vererek ödüllendiriyorlar. Acısına mizahi bir yaklaşım da var film boyunca. Mesela kendini istismar eden tez danışmanını mahkemeye vermiyor, gerekçe olarak hukuki süreçlere inanmadığını söylüyor. Sonradan başka partnerle hayata tutunuyor. Film belki de bize; sosyal statünüz ne olursa olsun, istismara maruz kalabilirsiniz demek istiyor. Her kadının bununla başa çıkma yöntemleri de farklı, bunu sosyal hayattan da biliyoruz. Agnes de kendi yöntemleriyle hayatta kalıyor.
.......................
Şimdilik bu kadar. Aklıma estikçe yine yazarım. 

YOLU KIRSALA DÜŞEN ŞEYLER ANLATISI

Günler geçer, günler elbette geçer. Geriye sadece sevecen sıkıntımız kalır. Şehirden uzaklaştığınızda ne hissediyorsunuz ya da sizi size bağ...