Hakikat diye bir keleme var, hayatımızda epeyce bir yer işgal ediyor. Gerçeklik diye de çeviriyoruz ama tam olarak nedir bu gerçeklik? Hatta felsefi tartışmalarda 2000 sonrası için hakikat sonrası çağ denmeye başlandı. İnsanın hakikatinden yola çıkıp günümüze uzanan süreçte sanırım herkes bu kelimeye farklı bakmış. En temelde şey diyoruz, bir olayın ya da olgunun gerçeklik sınırları. Bu sınırı ne belirliyor peki, neye gerçek ya da neye gerçek dışı diyoruz. Belki uzun bir mevzu. Ya da büyük alanda felsefenin konusu. Bunu düşünürler tartışadursun. Bizim içinse hakikat daha temel bir şey. Daha çok ikili ilişkilerimizde ortaya çıkıyor. X kişinin gerçeği derken, ona dair birçok veriden yararlanıyoruz. Bize anlattığı hikayeler, birlikte yaşadığımız olaylar ya da onun hayalleri. Birinin hakikatini tam anlamıyla kavramak ne kadar mümkün peki. Yanınızda yıllarca yaşayan birini tam manasıyla tanımış oluyor muyuz. Ya da yapıtları aracılığıyla bize yansıyan sanatçıları. Onların tam bir portresine ulaşmamız ne kadar mümkün. Bütün bunlar etrafında elimizde varsayımlar kalıyor. Göreceli bir okumaya tabi tutuyoruz sanatçıyı, bu aslında iyi bir şey. Çünkü yapıtı aracılığıyla anlattıklarının dışında biz onda yeni manalar buluyoruz. Belki de çoğu bizim tahayyülümüz. Belki de o sanatçıda bunların hiçbiri yok. Bizim kendi gerçekliğimiz üzerinden başkasını adlandırma biçimimiz olup biten her şey. Ben genelde metin odaklı okumalara açık biriyim, kişinin metin dışında kalanlarını merak ediyorum elbette ve onların da bize bir şey söylediğine inanıyorum. Ama aslolan sanatçının eseridir. Geçtiğimiz zaman içinde şöyle metafizik bir an yaşadım. Yorulmuştum ve uyumadan önce Tanrı’ya neden diye sordum. Bu soru beni o kadar boğmuş olmalı ki; bir rüya gördüm. Rüyamda gözüme bir çizik atılıyordu. Gözüm adeta görme yetisini kaybediyordu. Bu işlem olup biteni daha iyi görmem için yapılıyormuş. Sadece şöyle diyordum, bu gözümdeki kayıp kalıcı olursa nasıl kitap okuyacağım. Sonra gözüm birden eski haline geri dönüyordu. Ama rüyada operasyon geçirdi. Adeta Luis Bunuel’in Endülüs Köpeği’ndeki sahne gibi. Bu rüyadan çok etkilendim, peki artık daha mı net görüyorum. Burası başka bir zamanın konusu.
.....................................
Ramazan ayı içindeyiz. Ramazan’a dair en güzel yazıları şüphesiz Samanyolunda Ziyafet kitabıyla Sezai Karakoç yazmıştır. Ben her Ramazan ayına girdiğimizde ise, ilk orucuma gidiyorum. Sanırım dokuz yaşımdaydım ve mevsim kıştı. Gecenin bir vakti beni sahur için uyandırırlardı. Babam, ablam ve babaannem olurdu o sofrada. Annemi hatırlamıyorum, yeni ölmüş olmalı. O sahurlar özellikle sobanın yandığı odada olurdu. O sıcaklık bende ilk sevinçti. Belki bu sahnenin samimiyetinden Ramazan’ı hep pozitif hatırlıyorum. Bir sevinçti ve gerçekten kaplıyordu içimizi. Yıllar geçti büyüdük ama hala ilk orucun bana kattığı samimiyet bugün bile Ramazan sevincim arasında. O sofralarda neler olurdu bilmiyorum ama babaannem çok güzel yemekler yapardı. Babaannem Gürcü’dür, bizim evin mutfağı o yüzden biraz da Gürcü mutfağıdır. Onun lezzetli yemekleri, sobanın sıcaklığı, o kış gecelerinin unutulmazları arasındaydı. Tanrı zaten bende hep sıcaktır, belki böyle güzel hatıralardan. Ramazan bitmeden yazarsam tekrar başka anektodlarda eklerim, çocukluğumdan. Bir de Sezai Karakoç’la yapılan iftarlar çok güzeldi, iftara kısa süre kala herkesin yemeği var mı diye tek tek sorardı. Partinin alt katında yaşayan muhtaç bir aile vardı, oraya iftar gitti mi diye sorardı. Orada da yemekler genelde lezzetli olurdu. Çocukça yaşadığım o Ramazan sevincinin eskimez bir duygu olduğunu Sezai Karakoç’la iftar yaparken de hissederdim. Bu belki de Tanrı armağanıdır, bilemem.
..................................
Geçen hafta Sırat filmini izledim. Hala MUBİ’de gösterimde diye biliyorum. Sırat konusu itibariyle çok bir olay barındırmayan bir anlatı. Fas’ta müzik festivaline giden ve beş aydır kendinden haber alınamayan kızını, küçük oğluyla birlikte aramakta olan bir babanın hikayesi. Filme belki başka bir göz okumayla yaklaşmak bize kendini açıyor. Daha çok tasavvufi bir öğreti gibi duran anlatı karşısında, İslam’dan tanıdık olduğunuz öğeleri bulmak mümkün. Meşhur anlatı olan sırat köprüsü metaforuyla yola çıkan hikaye; yolda olmak, arayış, dünya hayatı, sonunda kayıplar ve gerçekler üzerine düşündürüyor. Sizde belki kendi dini bilginiz etrafında bakabilirsiniz. Felsefi olarak bir mesajı varsa da, şey olabilir; dünyanın amacı mutlak yoklukta sonumuzun ne olacağıyla mı ilgilidir. İzleyin ve kendi deneyim ve öğretilerinizden anlamlarını bulun derim. Bu haliyle birçok çağrışıma açık bir yapım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder