SAYIKLAMALAR VE ŞEYLER
Tarih yazımıyla ilgili hep bir söylem vardır. “Yanlı tarih” yazımı diye. Aslında bu bakış doğrudur. Biz bugün Osmanlı’nın, Selçuklu’nun, Bizans’ın ya da Antik Dönem yazılarını okurken hep kazananların dilinden okuruz. Hatta Osmanlı ile ilgili eleştirilerin başında şey gelir; yüzyıllarca yer yüzüne hakim olmuştur ama bu tarihi bütün boyutlarıyla kayıt altına almamıştır. Bunda tabi ki; yazılı tarihin güncel bir konu olmasının da anlamı var. Bizim bildiğimiz eski çağda insanlar sözlü anlatım üzerine hayatlarını inşa ediyorlar. Sözlü anlatım bütün masalların ve destanların da konusu. Hatta hala bazı masalların ülkenin farklı yerlerinde içeriği değiştirilerek anlatıldığını biliyoruz. Bütün bunlar ekseninde tarihin yansız olması, kaçınılmaz. Günümüz de ise tarih anlatımı daha çok eski belgeler üzerinden ilerliyor. Ya da bazı romanlarda kurgusal olarak yer alıyor. Bütün bunlar tarihin önemini ortaya koyarken, aslında bir noktada da bizi düşündüren bir olay. Eğer öteki olanların tarihi yazılmadıysa bilmiyorsak bunu; nesnel bir gerçeklikle karşı karşıya olduğumuz söylenebilir mi. Mesela tarihimizde güçlü kadın figürler var bu Osmanlı’da da böyle Cumhuriyet’te de böyle hatta eski Türklerde de böyle. Ama sanki sayfalarca, hükümranlar anlatılırken sadece bir yardımcı olarak kadın anlatısına denk geliyoruz. Yine mesela eski Türklerde bir sürü hükümdar sayıyorken sadece kadın olarak Tomris Hatun’dan bahsedebiliyoruz. Osmanlı’da da kadın sultanlar var. Hatta o kadar ki, bir dönem Hatice Turhan Sultan devleti yönetiyor. Bütün bunlarla baktığımızda, kadınlar her zaman hayatın içinde ama hikayeleri ya yazılmamış ya az yazılmış ya da iktidar erkinin içinde ne kadar varsa o kadar yazılmış. Neden bunları düşünüyorum peki, tarihin burasında; çünkü Cumhuriyet dönemi kadınları olarak bir hikaye inşa edeceksek, buralardan kadınların hikayelerini çıkarmamız gerekiyor.
..................................
Geçtiğimiz günlerde Haşim Şahin’in bir kitabı çıktı. Bir Derviş Üç Veli isimli. Hacı Beştaş-ı Veli, Ahi Evren ve Yunus Emre’ye odaklanıyor. Böyle kitaplar okumuşsunuzdur ama genellikle velileri yüceltirler ya da insan üstü varlıklar gibi anlatırlar. Bu kitap olaya bir tarihçi gözüyle bakıyor ve okuması da keyifli. Önce dönemi ele alıyor. Aslında bu üç ismin yaşadığı dönem İslam toplumunun düşünsel açıdan en bereketli dönemi. Selçuklu’nun yıkıldığı ve Osmanlı’nın kuruluşuna uzanan bir dönem. Anadolu’da Moğal istilalarının yoğunlaştığı bir dönem. Böyle bir ortamda; Mevlana, İbn-i Arabi gibi isimler de var. Belki de tasavvuf tarihine bakarken önemsenmesi gerekenlerden biri de böyle zorlu bir dönemde bu insanların varlık gösterip günümüzü bile etkileyen boyuttta olmaları. Yunus Emre’nin bir beyiti ile konuyu bağlayalım: “İşitin ey yarenler aşk bir güneşe benzer/Aşkı olmayan gönül misal-i taşa benzer”. Bu da böyle.
...................................
Dün bir film izledim. Üzgünüm, Bebeğim. Eva Victor imzalı yapımda, bir kadının öyküsüne değiniliyor. Baş karekteri aslında ilk gördüğümüzde mutlu, öğrenci, tezini yazıyor ve o sıralarda tez danışmanının cinsel istismarına maruz kalıyor. Bunun ardından gelen süreçlere odaklanan film, Agnes’in tramvayla başa çıkma yöntemleri üzerine bizi düşündürüyor. Agnes, son derece yetenekli ve başarılı bir kadın, hatta bu yönünü üniversitede yer vererek ödüllendiriyorlar. Acısına mizahi bir yaklaşım da var film boyunca. Mesela kendini istismar eden tez danışmanını mahkemeye vermiyor, gerekçe olarak hukuki süreçlere inanmadığını söylüyor. Sonradan başka partnerle hayata tutunuyor. Film belki de bize; sosyal statünüz ne olursa olsun, istismara maruz kalabilirsiniz demek istiyor. Her kadının bununla başa çıkma yöntemleri de farklı, bunu sosyal hayattan da biliyoruz. Agnes de kendi yöntemleriyle hayatta kalıyor.
.......................
Şimdilik bu kadar. Aklıma estikçe yine yazarım.
Tarih yazımıyla ilgili hep bir söylem vardır. “Yanlı tarih” yazımı diye. Aslında bu bakış doğrudur. Biz bugün Osmanlı’nın, Selçuklu’nun, Bizans’ın ya da Antik Dönem yazılarını okurken hep kazananların dilinden okuruz. Hatta Osmanlı ile ilgili eleştirilerin başında şey gelir; yüzyıllarca yer yüzüne hakim olmuştur ama bu tarihi bütün boyutlarıyla kayıt altına almamıştır. Bunda tabi ki; yazılı tarihin güncel bir konu olmasının da anlamı var. Bizim bildiğimiz eski çağda insanlar sözlü anlatım üzerine hayatlarını inşa ediyorlar. Sözlü anlatım bütün masalların ve destanların da konusu. Hatta hala bazı masalların ülkenin farklı yerlerinde içeriği değiştirilerek anlatıldığını biliyoruz. Bütün bunlar ekseninde tarihin yansız olması, kaçınılmaz. Günümüz de ise tarih anlatımı daha çok eski belgeler üzerinden ilerliyor. Ya da bazı romanlarda kurgusal olarak yer alıyor. Bütün bunlar tarihin önemini ortaya koyarken, aslında bir noktada da bizi düşündüren bir olay. Eğer öteki olanların tarihi yazılmadıysa bilmiyorsak bunu; nesnel bir gerçeklikle karşı karşıya olduğumuz söylenebilir mi. Mesela tarihimizde güçlü kadın figürler var bu Osmanlı’da da böyle Cumhuriyet’te de böyle hatta eski Türklerde de böyle. Ama sanki sayfalarca, hükümranlar anlatılırken sadece bir yardımcı olarak kadın anlatısına denk geliyoruz. Yine mesela eski Türklerde bir sürü hükümdar sayıyorken sadece kadın olarak Tomris Hatun’dan bahsedebiliyoruz. Osmanlı’da da kadın sultanlar var. Hatta o kadar ki, bir dönem Hatice Turhan Sultan devleti yönetiyor. Bütün bunlarla baktığımızda, kadınlar her zaman hayatın içinde ama hikayeleri ya yazılmamış ya az yazılmış ya da iktidar erkinin içinde ne kadar varsa o kadar yazılmış. Neden bunları düşünüyorum peki, tarihin burasında; çünkü Cumhuriyet dönemi kadınları olarak bir hikaye inşa edeceksek, buralardan kadınların hikayelerini çıkarmamız gerekiyor.
..................................
Geçtiğimiz günlerde Haşim Şahin’in bir kitabı çıktı. Bir Derviş Üç Veli isimli. Hacı Beştaş-ı Veli, Ahi Evren ve Yunus Emre’ye odaklanıyor. Böyle kitaplar okumuşsunuzdur ama genellikle velileri yüceltirler ya da insan üstü varlıklar gibi anlatırlar. Bu kitap olaya bir tarihçi gözüyle bakıyor ve okuması da keyifli. Önce dönemi ele alıyor. Aslında bu üç ismin yaşadığı dönem İslam toplumunun düşünsel açıdan en bereketli dönemi. Selçuklu’nun yıkıldığı ve Osmanlı’nın kuruluşuna uzanan bir dönem. Anadolu’da Moğal istilalarının yoğunlaştığı bir dönem. Böyle bir ortamda; Mevlana, İbn-i Arabi gibi isimler de var. Belki de tasavvuf tarihine bakarken önemsenmesi gerekenlerden biri de böyle zorlu bir dönemde bu insanların varlık gösterip günümüzü bile etkileyen boyuttta olmaları. Yunus Emre’nin bir beyiti ile konuyu bağlayalım: “İşitin ey yarenler aşk bir güneşe benzer/Aşkı olmayan gönül misal-i taşa benzer”. Bu da böyle.
...................................
Dün bir film izledim. Üzgünüm, Bebeğim. Eva Victor imzalı yapımda, bir kadının öyküsüne değiniliyor. Baş karekteri aslında ilk gördüğümüzde mutlu, öğrenci, tezini yazıyor ve o sıralarda tez danışmanının cinsel istismarına maruz kalıyor. Bunun ardından gelen süreçlere odaklanan film, Agnes’in tramvayla başa çıkma yöntemleri üzerine bizi düşündürüyor. Agnes, son derece yetenekli ve başarılı bir kadın, hatta bu yönünü üniversitede yer vererek ödüllendiriyorlar. Acısına mizahi bir yaklaşım da var film boyunca. Mesela kendini istismar eden tez danışmanını mahkemeye vermiyor, gerekçe olarak hukuki süreçlere inanmadığını söylüyor. Sonradan başka partnerle hayata tutunuyor. Film belki de bize; sosyal statünüz ne olursa olsun, istismara maruz kalabilirsiniz demek istiyor. Her kadının bununla başa çıkma yöntemleri de farklı, bunu sosyal hayattan da biliyoruz. Agnes de kendi yöntemleriyle hayatta kalıyor.
.......................
Şimdilik bu kadar. Aklıma estikçe yine yazarım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder